Budur.com - Spiritüel ve Metafizik Forum
Budur.com - Spiritüel ve Metafizik Forum
Home | Profile | Register | Active Topics | Members | Search | FAQ
Username:
Password:
Save Password
Forgot your Password?

 All Forums
 Gizem ve Varoluş
 Kadim Uygarlıklar
 İNSANLIĞIN ANA YURDU MU UYGARLIĞI VE ANADOLU
 New Topic  Reply to Topic
 Printer Friendly
Author  Topic Next Topic  

agarta
Kehribar

36 Posts

Posted - 27/03/2007 :  13:34:38  Show Profile  Visit agarta's Homepage  Reply with Quote
İnsanlığın Anayurdu Mu Uygarlığı ve Anadolu





Batık Uygarlıkları incelediğimizde; bildiğimiz ya da bize şimdiye kadar ders kitaplarında anlatılan resmi tarihin birçok eksiklikleri hatta yanlışları olduğunu görebiliyoruz. Batık kıta Mu’nun keşfedilmesiyle birlikte insanlığın ve dünyamızın tarihimine daha farklı bir gözle bakmak zorunda kalıyoruz. Geçmişimizin ya da dünyamız üzerinde yaşamış olan uygarlıkların, bilinenden çok daha eski olduğunu ve bu uygarlıkların; gelişmişlik düzeyi, kullandığı eşyalar v.s. gibi birtakım arkeolojik bulgulardan çok daha önemli “ezoterik” bilgilere sahip olduğunu görebilmekteyiz. Bu sebeple, Mu Uygarlığının günümüzdeki tarih anlayışından daha derin bir anlayışla ele alınması gerekmektedir.
Üzerinde yaşadığımız Anadolu toprakları birçok uygarlığın beşiği olmuştur. Ayrıca Anadolu’nun güneydoğusundaki Mezopotamya bölgesinde kurulan Sumer, Babil, Asur gibi önemli uygarlıklarla da sürekli bir etkileşim içinde bulunmuştur. Ancak bilinen tarihin biraz daha derinlerine inip baktığımızda (özellikle Anadolu’da) bugüne kadar pek dikkate alınmamış Batık Uygarlıklarla Anadolu arasındaki bağlantı oldukça dikkate değerdir.
Ezoterik bilgilerimize göre Doğu ve Batı uygarlıklarının iki ana kaynağı vardır. Bunlardan biri “Atlantis” diğeri de büyük Anavatan “Mu Uygarlığı”dır. Batık Mu Uygarlığı konusunda elde mevcut belgeler o kadar birikmiştir ki, bu belgelere dayanarak dünya beşer tarihinin geçmişi yeniden yazılsa, kuşkusuz pek çok şey değişecektir.
Bu büyük kıtanın varlığını kanıtlayan belgelere genel olarak baktığımızda şunlara rastlarız: Hindistan, Çin, Burma, Tibet ve Kamboçya’da bulunan çeşitli yazılar, kitaplar; Naakal tabletleri, kitabeler ve efsaneler; Yukatan ve Orta Amerika’da bulunan eski Maya yazıtları, tabletler, semboller ve efsaneler; Pasifik adalarında özellikle Tahiti, Samoa, Tonga, Cook gibi adalarda bulunan arkeolojik kalıntılar; Meksika ve Meksiko City yakınlarında bulunan taş tabletler; Kuzey Amerika’da bulunan ilkel Amerikalıların yazıları ve kitabeleri; eski Yunan filozoflarının kitapları. Bu belgelerden en önemlileri arkeologların da bilimsel belge olarak gördükleri pişmiş topraktan yapılmış tabletlerdir. Bu tabletlerdeki bilgilere göre; Mu Uygarlığı, Pasifik Okyanusunda varolan on binlerce yıl önce yeşermiş ve yaklaşık 12.000 yıl önce çeşitli depremler ve volkan patlamalarıyla birlikte sulara gömülmüş olan bir uygarlıktır. Atlantis kıtasıyla Mu kıtası hemen hemen aynı dönemde batmış olmasına rağmen Atlantis daha çok tanınır. Oysa bugünkü bilimsel bulguların ışığında, Mu kıtasının Atlantis’ten çok daha yaşlı bir kıta olduğunu, üzerinde yüz binlerce yıl pek çok kültürün oluştuğunu, bu kültürlerin Anakıtadan Atlantis ve diğer bölgelere yayıldığını ve Dünya tarihinde en az Atlantis kültürü kadar önemli bir yeri olduğunu öğrenmiş bulunmaktayız. J.W; Mu uygarlığının eldeki mevcut belgeler incelendiğinde 50.000 yıldan daha önce başladığını söylemektedir. Ve bu tarihi jeolojik araştırmalar da doğrulamaktadır.
MU konusuyla Atatürk de ilgilenmiş, o dönemde birçok tarihçimizi bu konuda araştırmalar yapmak için görevlendirmiş ve New York’tan getirttiği Churchward’ın eserlerini bölümlere ayırtarak resmi ve özel kurumların 60 kadar çevirmenine kısa sürede tercüme ettirmişti. Atatürk bu çeviriler üzerinde önemle durup pek çok notlar alarak bu konudaki çalışmalarını sürdürdü. Ayrıca o dönemdeki tarihçilerimizden Tahsin Mayatepek’in Mu Uygarlığı ile ilgili Meksika’da yapmış olduğu araştırmalarının raporlarını da incelemiş ve koudan çok etkilenmişti. Atatürk, özellikle insanın yaratılışı, Mu’nun insanlığın anayurdu olduğu, ilk insanın orada yaratıldığı, Mu’nun batış nedenleri, göçleri, kolonileri; Orta Asya, Uygurlar ve Anadolu ile ilgili kısımların altlarını çizerek okumuş ve notlar almıştır. Bu şekilde Atatürk Türklerin kökenini araştırmaya yönelik daha pek çok çalışmalar yapmış, Türklerin Maya ve İnkalarla olan benzerliklerini bulmuştur. Atatürk’ün o dönemde dilimize çevirttiği J.Churchward’ın kitapları bugün Anıtkabir’de Atatürk’ün kitaplarının bulunduğu bölümdedir. (J. Churchward’ın elli yıllık araştırmalarını içeren MU uygarlığı ile ilgili dizi kitaplar Ege Meta Yayınları tarafından yayınlanmıştır. İlk çıkan kitap “Batık Kıta Mu’nun Çocukları” dır. İzmir,1999)



MU UYGARLIĞININ KEŞFİ
Mu Uygarlığını tanımamızı sağlayan ilk araştırmacı, İngiliz Albay James Churchward’dır. J.Churchward Mu ile ilgili ilk araştırmalarına Hindistan’da bulunduğu sırada başlamış ve elli yılı aşkın bir zaman içerisinde tüm dünyayı dolaşarak Mu ile ilgili pek çok belge elde etmiştir. Aslında pek çok kutsal kitapta ve pek çok kültürün mitolojisinde Pasifik Okyanusu’nda bir kıtanın yer aldığına, bu kıtanın üzerinde on binlerce yıl hüküm süren ileri bir uygarlığın yeşermiş olduğuna ve bu uygarlığın yozlaşarak yok olduğuna dair atıflar yer almaktaydı. Örn; Hintlilerin”Ramayana Destanı” nda, Maya Kutsal metinlerinde ve Mısır’ın Ölüler Kitabı’nda kısmen ya da açıkça Mu Uygarlığından söz edilmektedir. Fakat Mu Uygarlığını dini ve mitolojik kimliğinden sıyırıp, konuyu bilimsel bir temele oturtan ilk kişi J.Churchward’dır.
Hindistan’da görevli bulunduğu sırada bir tapınağa konuk olan J.Churchward Batık Mu Uygarlığı hakkında ilk bilgilerini bu tapınaktaki arşivlerden edinir. Naga-Maya dili denilen, çeşitli şekillerden, sembollerden oluşan çok eski ve ölü bir dilde yazılmış olan bu tabletler Mu kutsal metinlerinden kopya edilmiştir. Naga-Maya dili Hindistan’daki arkaik sanskritçe olarak bilinen en ilkel Hint dilinden daha eskidir. J.Churchward Naga-Maya dilini bilen başrahipten bu ölü dili 2 yıllık bir çalışma sonunda öğrenir. Ve rahibin de yardımıyla bu tabletlerde yazılanları çözer. Burada yazılanlara göre, bu yazılar 15.000 yıl önce yazılmış olup Hindistan’a Mu’nun bilim rahipleri dedikleri “Naakaller” tarafından getirilmiş tabletlerdir. J.Churchward bundan sonra Güney Pasifik adalarına, Orta Asya’ya, Mısır’a, Sibirya’ya, Birmanya’ya, Avustralya’ya, Orta Amerika gibi daha birçok yerlere giderek Mu’nun varlığına ilişkin pek çok kanıt elde eder.
J.Churchward’dan başka Amerikalı bir Jeolog-arkeolog olan William Niven da 1921-1923 yılları arasında yaptığı Meksika kazıları sırasında bulduğu 2600’ü aşkın tabletlerde Mu Uygarlığı’nın varlığına ilişkin geçerli kanıtlar elde etmiştir. Tabletleri inceleyen Carneige Enstitüsü uzmanları bunların gerçek tabletler olduğunu ve şimdiye dek bilinen hiçbir uygarlığa ait olmadıklarını açıklamıştır. Niven’in araştırmalarını duyan Churchward Meksika’ya gelerek bu tabletleri inceler ve bunların Hindistan’da gördüğü tabletlerdeki Naga-Maya diline çok benzeyen bir dilde yazılmış olduğunu görür. Bu tabletler bugün Meksika Müzesi’nde bulunmaktadır ve 12.000 yıl önce yazıldığı düşünülmektedir.
Niven ve Churchward’ın bulduğu tabletler dışında Mu’ya ilişkin diğer bilimsel belgeler ise şunlardır:
-Yukatan’da hazırlanmış eski bir Maya kitabı olan “Troano El Yazması”. Bugün British Museum’da bulunmaktadır.
-Troano El Yazmasıyla aynı yaşta olan bir başka Maya kitabı “Cortesianus Kodeksi” ‘dir. Bugün Madrid Ulusal Müze’de bulunmaktadır.
- Paul Schlieman tarafından Tibet’te bir Budist tapınağında bulunan “Lhasan Belgesi”
-Yukatan’da Mu kıtası anısına inşa edilmiş Uxmal Tapınağı’ndaki Yazıtlar yaklaşık 12.000 yıl lıktır. Bu tapınakta “Geldiğimiz yer olan Batı ülkelerinin anısını korumak için inşa edilmiştir” diye kabartma yazılar bulunmaktadır.
-Meksiko şehrinin 60 mil güneybatısında yer alan “Xochicalo Piramiti Yazıtları”. Bu piramit üzerindeki kabartma yazılara göre “Batı ülkelerinin yıkımının anısına” inşa edilmiştir.
-Dr. Niven’in Alaska’da bulduğu Mu kıtası sembolleriyle işlenmiş bir totempol.
-Platon’un “Timeus ve Critias” adlı eserinde batık kıtaya dair şu sözler geçer: “Mu ülkesinde 10 halk vardı.”
Tüm bu belgelere dayanarak, özellikle Churchward’ın bulduğu tabletlerdeki yazılar ayrıntılı olarak “Dünya ve insanın yaratılışını ve insanın ilk zuhur ettiği yerin Mu olduğunu” ifade ediyorlardı. Bu tabletlerdeki yaratılış öyküsü kutsal kitaplardaki yaratılış öyküsüne çok benzer bir şekilde anlatılmıştı. Ayrıca; kayıp kıtanın Pasifik Okyanusunda, Amerika ve Asya kıtaları arasında bulunduğunu, Kuzey Hawaii’den Fiji ve Paskalya adalarına kadar uzandığını, doğusu ile batısı arasında 9.500 km, kuzeyi ile güneyi arasında yaklaşık 4.500 km’lik bir mesafe olduğunu anlatıyordu. Kıta deniz ve boğazlarla birbirinden ayrılan 3 ana kara parçasından oluşuyordu. Pasifik Okyanusu’na tek tek ya da gruplar halinde dağılmış kayalık adaların tümü, bir zamanlar Mu kıtasının birer parçasıydılar. Bu kıta üzerinde yaşayanlar yeryüzünü kolonize etmişlerdi. Mu kıtası bundan 12.000 yıl önce korkunç yer sarsıntılarından sonra, su ve ateş girdapları içinde kaybolup sulara karışmıştı ve beraberinde 83.000 yıllık bir uygarlığı da götürmüştü.



MU UYGARLIĞI VE ANADOLU
MU Uygarlığının, yukarıda incelemiş olduğumuz kolonileşme hareketlerinde her iki ana kolonileşme hattının (Doğu ve Batı) üzerinde yaşamakta olduğumuz Anadolu toprakları için önemli bir yeri olduğunu görmekteyiz. MU halkının bir kısmının Doğu koloni hattıyla Anadoluya gelip ilk atalarımızı oluşturduklarını, Batı koloni hattını incelediğimizde ise MU kıtasının en önemli kolonilerinden birinin büyük Türk devletlerinden biri olan UYGURLAR’ın ataları olduğunu görmekteyiz. Ayrıca tarih boyunca Anadoluyla etkileşim içinde olan Mezopotamya bölgesindeki Uygarlıkların atalarını da MU’dan göç edenlerin oluşturduklarını biliyoruz.
Anadolu halkının en eskisinden en yenisine, yani en son göç olan Oğuzların göçüne kadar bütün beslenme kaynağı Moğolistan’dır. Ve Moğolistan bölgesini de MU’dan göç eden Batı kolonilerinin bir kolu oluşturmuştur. Atlantislilerin göçü nasıl Mısır’ı meydana getirmişse, orayı kendileri için büyük bir göç yeri ve temel bir vatan yapmışlarsa, MU Uygarlığı’nın insanları da Uygurları temel olarak seçmişlerdir. Dolayısıyla iyilik ve güzellikle, felsefeyle ilgili bütün bilgileri oraya nakletmişlerdir. Uygurların kaynağı bugünkü Moğolistan ve Gobi Çölü’nün dağ yamaçlarına yakın olan bölgelerdir.
Sayın Ergün Arıkdal’ın da belirttiği gibi; “Uygurların inanç, bilim, sosyolojik yaşam, insan ve doğa arasındaki denge, insan ve kozmos arasındaki yapılar bakımından getirip bıraktıkları esaslar çok doğrudur. Büyük Uygur göçüyle birlikte MU bilgeliği ve Atlantis teknolojisiyle yetişmiş olan büyük insanlık güçleri de, zekası ve zihni de göç etti. Onların içinde karışmış birçok varlıkta tohum halinde kapasite mevcuttur. Bu kalıtımın artık ne Atlantis’te ne de MU’da olmayışı, bunların sadece bir kısmının Mısır taraflarında, bir kısmının da Uygurlarda kalışı çok önemlidir. Bu insanların en çok taşıdıkları özellik, duyular dışı algılamayla ilgili kodlardır. Bunlar mükemmel bir şekilde hiçbir bozulmaya ve eksilmeye yer bırakılmadan o varlıklar tarafından göçlerle bu ülkeye, Anadoluya yeniden getirilmiştir. Kaybolmuş o yetenekler o insanlar tarafından tekrar yayılmıştır. Bu nedenle Anadolu insanının hepsi ister istemez sürekli bir şekilde üst planlarla irtibat halinde yaşar. Bizim iç yüzümüz sürekli bir şekilde ruhsal dünyaya dönüktür. Çünkü doğamızda, taşıdığımız DNA’larda bu tarafımız gelişmiştir. Bunlar, bize anavatanımız MU’dan, Uygur akımından intikal eden bir vazife mirasıdır. Anadolu insanının vazifesi, MU’da ve Atlantis’te olan, kendisinden sonraki büyük insanlık kitlesinin üzerine bırakacağı bilgi intikalini sağlamaktır.
MU Uygarlığının bize naklettiği en büyük bilgilerden biri, tek olan ve kendi kendisiyle sınırlanmış olan bir Mutlak’ın, bir Yaradan’ın ve bir yaratılışın olduğudur. Bu DNA’ya sahip olan varlıkların birinci temel ilkesi budur. Ve en büyük vazifeleri de bu ilkeyi yeniden yaratmak ve sahip olabilmek, bunu şuurlu bir şekilde yaşamanın yollarını sağlamaktır. Birçok bilgilerin uzaylılar tarafından insanlara verilmiş olması gerekmez. Bizim elimizdeki birçok bilgiler dedelerimizin dedesinin, belki bin kuşak ötedeki enkarne olmuş ruhsal varlıkların bıraktığı mirastır.”
Kaynaklar:
-Batık Kıta Mu Uygarlığı, Santesson, H. Stephan (Ruh ve Madde Yayınları)
- Batık Kıta Mu’nun Çocukları, Churchward, James (Ege Meta Yayınları)
-Ruh ve Madde Dergisi, Kasım, 1998
-Kayıp Kıta Mu, J. Churchward (Ege Meta Yay.)

Gülfer Ülgentay

ALINTIDIRhttp://www.msxlabs.org

Edited by - on

kurby
Elmas

Turkey
1049 Posts

Posted - 03/12/2008 :  22:01:17  Show Profile  Visit kurby's Homepage  Reply with Quote
MU'NUN BÜYÜK KOLONİSİ UYGUR İMPARATORLUĞU VE TORUNLARI ARYENLER

Aryenler'in kökeni konusunda Churchward'la aynı görüşü paylaşan Hans S. Santesson "Mu'yu anlamak adlı kitabından şöyle der:
"Bir başka açıdan bakılırsa, Uygur tarihi bir yerde Aryen ırklarının da tarihi sayılır.Çünkü, bütün gerçek ve kesinlikle belli Aryen kavimleri, Uygurlar'ın torunlarıdır."
Churchward, Uygur İmp.'nun Mu koloni imparatorluklarının en büyüğü ve en önemlisi olarak tasvir eder."Mu'dan sonra yalnız başına bile Uygur, dünyanın en geniş imparatorluğuydu."Mu araştırmacılarına göre bu koloni imparatorluğu doğuda Pasifik Okyanusuna, batıda Moskova'ya kadar uzanıyor, güneyde ise İran'ın kuzeyi, Hindistan ve Kuzey Vietnam ile sınırlanıyordu.
Bazı eski Çin kaynakları Uygur İmp.'nun 17.000 yıl önce doruğa ulaştığını söyler.Bu eski Çin kaynaklarına göre Uygurlular'ın tenlerinin açık ve beyaz, gözleri mavi, saçları sarıydı.
Uygur ülkesinin geçmişte, bugünkü gibi çöller ve dağlarla kaplı olmayıp, burada düz, verimli toprakların ve düzgün yolların uandığı, ileri uygarlıkların hüküm sürdüğü bir ülke olduğu, doğu efsanelerinin pek çoğunda anlatılır.Hans S.Santesson konuya ilişkin şunları söylemektedir:
"Bütün doğu efsaneleri, eskiden Orta Asya'nın Himalaya bölgesi dahil olmak üzere düz, ormanla kaplı, işlenen bereketli topraklara, büyük şehirleri ve köyleri birbirine bağlayan düzgün yollara sahip geniş bir ülke olduğunu gösterir.Bu şehirlerde krallar için mükemmel saraylar, özel evler ve büyük tapınak inşa edilmiştir."
"Bugün bu topraklar bir çölden ibaret.Kaya, çakıllı kaba kum ve kum tabakalarını 20 metre kazdığımız zaman Khara-Khota harabelerine erişiriz.Ama Gobi Çölü'nün başka yerlerinde, erezyona uğramış yerlerde, kurumuş akarsu yatakları, kanlları ve gölleri farkedebiliriz."
Uygurlar üçüncü zamanda Orta Avrupa'da bir yerleşme zinciri kurmuşlardı.İmparatorluğun(Manyetik Afetin sonunda) çöküşünden sonra kurtulan ve onlardan oluşan yeniden Avrupa'da koloniler kurdular.Churchward bütün bunların Pleistosen'de olduğunu söyler.Churchward'a göre Slavlar, tötonlar, İrlandalılar,Brötonlar,Basklar, ve Keltler hepsi Uygurlar'ın torunlarıdır, bunlar üçüncü zamandaki Avrupa kolonilerinin torunlarıyla, manyetik afetten kurtulanların torunlarıdır.
Uygurlar'ın Avrupa'ya iki esas göçleriolmuştu.İlk göç eden kavim,Churchward'ın Manyetik Afet dediği tufanla ve bunun ardısıra dağların yükselmesiyle yok olmuştur.Hans S. Santesson " Mu'yu anlamak" adlı kitabında tufandan sonraki Uygur toplulukları hakkında şunları söyler:
"Tufandan kurtulabilenler ayrı küçük kavimler arasıdan Eski İrlandalılar,Basklar,Brötonlar ve Ermeniler de bulunur ki bunların, dilleri arasında büyük bir benzeşme vardır.
Bu tufandan sonra Aryen adı altında tanınan küçük Uygur kabileleri batı ve orta Asya'dan gelerek Doğu Avrupa'da tekrar oluşmuşlardır.İl göç "Pliosen"de dağların yükselmesinden önce, ikincisi ise "Pleistosen"de dağların yükselmesinden sonra olmuştur"

MU TARİH ÖNCESİ EVRENSEL UYGARLIK
BİLİM ARAŞTIRMA GRUBU-1978

Edited by - on
Go to Top of Page

kurby
Elmas

Turkey
1049 Posts

Posted - 30/12/2008 :  23:52:45  Show Profile  Visit kurby's Homepage  Reply with Quote
ÇALINTIDIR...

"Dunyanin en buyuk sirlarindan biri-efsanevi Sambkala ulkesi ve onun
insanlari,nagi halki ve ariler.Nerde bulunuyordu Sambkala?cografi
yerlesimi nerde?
Alman fasizmin ideologlari "ustun irk" teorisinde alman halkinin
kokenini ari halkiyla bagliyorlardi.Kimler onlar? Efsanevi Ari
halkinin izleri Hindistana goturuyor.
1-3 yuzyillar ve Turk tarihinin "Hindistan donemi" tamamen
unutulmus.Ama bilim dunyasinda bircogu bunu kabul etmeseler de
turkler Hindistana ayak basmislar ve unlu Gunes hukumdarlar
sulalesine temel koymuslar,Kusan kanligini yaratmislar.Zamaninin en
buyuk,nufuzlu,kuvvetli imparatorluklarindan birini Kusan kanligini
kurmuslar.

Kaniska(Kan Erke,Kanerke)(78-123) turkun ve turk kulturunun sembolu
olarak Hindistanda is koydu.Simdilerde de onu
kutsallastiriyorlar,tanrilastiriyorlar.O Buyuk Tanriya
tapiyordu,Tanriya sitayis eden Kaniska kuzey Buddizmin temelin
koydu.Turkler Hindistanda coktan taniniyorlardi,onlar gizemli bir
halkti onlar icin,kuseyden aniden peyde olan ve kaybolan bir
halk.Ama arkeoloji izler koyup kabolan -heykellerde,relyeflerde ve
diger sanat eserlerinde, brahmide yazitlarda, mabedlerde,
tapinaklarda,manastirlarda.Hepsinde turk elinin izi mevcut.Ve
efsanevi nagi halkindan rivayetlerde - yilanlara tapinan insanlar.
(Kim bilir belki efsanevi ariler de Altay'dandi? )
Artik brahmide yazilmis turk metinleride bulunmus.
Kaniska kanin devrinde (Kan Erke,Kanerke) Altaydan binlerce turkler
ibadet icin Kaniskanin ulkesine kutsal yerlere zayarete geliyorlardi.
O donemde turkler buddistler icin yeni olan gokyuzu Tanrisina Buyuk
Tengriye ibadet orflerini buddistlere getirmisler ve Tanri inancinin
orfleri,gelenekleri,ibadetleri buddistlerle alinmisti.Bu fakt
Hindistan ve Buddizm tarihinde de kaydolunup.
Simdilerde de Doguda saygiyla efsanevi halki aniyorlar,onlarin kutsal
ulkesini Sambhalani(Sambkale),Sambkale ulkesinden
rivayetleri,efsaneleri sakliyorlar.Efsaneye gore bu ulke uzak Kuzeyde
bulunuyor ve orada kutsal insanlar yasiyor...Sambkala Altay
daglarinda bulunuyordu.Orada kutsal demir Hac-evrensel dunya Vadjrasi
saklaniyor.
Sambkala (turkce SamKale "isikli Kale") bazen Sambala gibi de
sesleniyor ve bir cok tarihciler onu Himalaylarla bagliyorlar.Bu
uyarlama bircok soru doguruyor,cok suphe yaratiyor cunku efsanelerde
sohbet Himalaylardan olamaz,cunku Himalailer Hindistanda hemde
Tibette cok iyi belli olan bir yer, Hindistanlilara cok iyi
malum...belli olan yerlerden ise efsaneler yaratilmaz.Efsanede cok
Kuzeyde bulunan ulkeden bahsolunuyor.Altay ise cografi bakimdan
Hindistan'dan cok kuzeyde bulunuyor ve eskilerden Himalaylarla
beraber Doguda kutsal merkezlerden biri sayiliyordu.Bundan savai
Altayda demir eridiyorlardi ve ondan haclar uretiliyordu,bunu eski
turk mezarlarinda bulunan demir haclar kanitliyor.Tibet'te ise
eskiye,o zamanlara ait metalurji izleri bulunmamis.
Tabii Sambkale Altay oldugunu ve ariler turkler oldugunu iddia
etmiyorum.Bu sadece bilim dunyasinda artik mevcut olan bir bakis
acisi.Yazida yanlisliklar,bircok hatalar olabileceyini pesinen kabul
ediyorum...bu sadece bir tahmin...ama dusunmeye degir bence.Sizler de
bu hakkta dusuncelerinizle,bilgilerinizle paylasirsaniz cok memnun
olurum.

Ayrica dikkatinizi ceke bilecek daha bir sey-
Bu yakinlarda Tibette Buddist mabedinin nerdeveninde taslar uzerinde
eski turk runik yazitlari bulmuslar.
Turklerin mabedleri eskide "kilise" adlamiyordu.Kaylasa daglari
adindan.Tibette bulunan Kaylasa eski turkler icin Kutsal bir
dagdi.Kurgan ve mabedlerin formui ideside dagdan
goturulmustu.Simdilerde de bazi turk halkalri -
hakaslar,tofalarlar,yakutlar ibadetlerini acik dogada,gokyuzu
altinda,daglar karsisinda yapiyorlar."

Tanri sizi korusun!!!
Azerbaycan'dan saygilarla"




Edited by - on
Go to Top of Page

kurby
Elmas

Turkey
1049 Posts

Posted - 30/12/2008 :  23:54:02  Show Profile  Visit kurby's Homepage  Reply with Quote
Oldukça dikkat çekici bir yazı.

Eski bir hint yazıtı," Sanat Kumara adındaki birinin, binlerce yıl önce, Venüs'ten gezegenimize nasıl indiğini ve yanındakilerle birlikte, insanların zekasını nasıl uyandırdığını , onlara buğdayı, arıları ve atalarımıza yaşamı kolaylaştıran daha birçok şeyi nasıl öğrettiklerini anlatıyor." diyor.Arkeolog Harold Wilkins, çok eski bir hint efsanesine göre, "büyük, beyaz yıldızdan inmiş insanların Gobi'deki adaya yerleştiğini, önce bir kale, sonra bir kent yaptıklarını ve adayı, yeraltı galerileriyle karaya bağladıklarını hatırlatır.Bugünkü araştırmacılar, Gobi Çölü'nün bir zamanlar bir denize sahip, yeşilliklik bir yerleşim bölgesi olduğunu açıklıyorlar.Öte yandan, Mu'nun başkenti Shalmali.Bunun nasıl seslendirildiğini bilmiyoruz.Araştırmaları yapan, bilim adamları kendi dilleri doğrultusunda yazmışlardır diye düşünüyorum.Ancak Şambala ve Şamkale olan benzerliği dikkatimi çekiyor.Ve yazıdaki hindistanın kuzeyi işaret edilince aklıma direk bu geldi.Şu anki atlaslara baktığımızda kuzeyde değil ancak, kutupların yerdeğişimini göz önüne alacak olursak, bahsedilen yer Gobi Çölü olabilir diye düşünüyorum.Bu güne kadar neden batan bir kıtaya inandık, bunu da bilmiyorum.

Edited by - on
Go to Top of Page

kurby
Elmas

Turkey
1049 Posts

Posted - 18/01/2009 :  18:57:32  Show Profile  Visit kurby's Homepage  Reply with Quote
Tarih Yeniden Yazılacak Mı?
(Amerikan Yazarı Türk Tarihi Tezi Kanıtlıyor)

Hazırlayan Gene D. Matlock, B.A., M.A.
Türkçe'ye Tercüme Eden: Kemal Menemencioğlu

Hiç tufandan önce insanların uygarlığının neye benzediğini öğrenmek ister miydiniz? Bu artık mümkün. Bu görüntüler ,Türkiye ve Orta Asya'da kazılarla ortaya çıkmaktadır.

Biz insanlar tüm uygarlığın atası olarak Sümer, Yunanistan, Mısır ve Çin'i görmeye yanlış bir şekilde şartlanmışızdır. Ancak şimdi Türkiye ve Orta Asya'da arkeologlar tufandan on binlerce yıl önce uygarlık izlerini keşfetmektedirler. İran ve başka yerlerde kazılarda sadece bir değil ama belki de birkaç "Nuh'un gemisi" olduğunu öğrenmekteyiz.

Bir zamanlar Yunanlılar ve Türkler tek bir halktı. Ancak, belirsiz bir tarihte onların yolları ayrıldı. Onlar o zamanlar daha emekleme çağında olmalarına rağmen birbirlerine gayrimeşru dediler. Binlerce yıldır, Yunanlılar Türkleri örtbas edip Batı Uygarlığın atalarının kendileri olduğunu dünyaya ikna edebilmişlerdi. Ancak bu yalanı daha fazla sürdüremezler.

Yakın zamanda tarih konusunda bilgili bir Türk hanımla yazıştım ve ona böyle korkunç bir sahtekârlığın nasıl yürütülebildiği konusunda fikrini sordum. Türkler ve Yunanlılar hakkında olup bitenleri bilmediğini belirtti, ancak şunları söyledi "Yunanlılar ve Türklerle ilgili şunları söyleyebilirim. Zeus Türkçe bir isimdir. Yunan sahtekârlığı artık bir sır değildir ve birçok araştırmacı, Yunanlı olarak bilinen birçok şeyin Helen öncesi Yunan olmayan Mısır, Hitit ve Türk uygarlıklarına ait olduğunu anlamaya başladılar - Bu çok tartışmalı bir konudur. Türkiye'deki Truva kazıları yürütün Profesör Manfred Korfmann, Avrupa'da yaptığı bir konferansta Truva ve diğer önemli Anadolu Uygarlıklarının Yunanlı olmadığını söylediği için büyük tepki görmüştü. Anadolu'nun çok yakın bir tarihte Yunanlaştığını söyledi. O zamandan önce başka önemli uygarlıklara ev sahipliği yapıyordu. Maalesef, Prof. Korfmann yakın bir tarihe vefat etti. Çok şükür, akademik dünyada bu önemli konuyu açmaya vakti oldu. Önderimiz Atatürk "Anadolu 7000 yıldır Türk'tü" demişti ve Çanakkale'de İngilizleri yendikten sonra Truvalıların intikamını aldık demişti. Bunu sadece politika sanabilirsiniz ama Petroglifler herkesin göreceği şekilde ortadadır.

Yahudi Tarihini yazan Flavius Josephus, eserinin Yunancaya tercüme edilmesini istemedi. Çünkü o zaman Yunanlıların, Yahudiliği kendilerinin keşfettiklerini iddia edebileceklerini savundu.

Hıristiyanlığı ilk kabul edenlerin Türk ulusları olduğu tarihi bir gerçektir. Bunun sebebi bizden saklanmıştır. Aslında bir Yunanlı olan Roma İmparatoru Konstantin I, Türklerin neden Hıristiyanlığı bu kadar kolay kabul ettiklerini öğrenmemizi istemedi. Dolayısıyla, onun etkisiyle dünya tarihinin en şaşırtıcı gerçeklerinin biri bizden esirgenmişti. Ben kendim bunu yakın tarihte öğrendim, birkaç ay sonra "Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz" kitabımı yazdım.



Belirttiğim gibi tüm dünya uygarlıklarının ataları ve tüm bilimlerin öncüleri, Sibirya'dan bugün Modern Türkiye'ye uzanan bölgede bulunan eski Türk halklarıydı. Onlar Ayan (Ari), Kuru,Turan, Tulan, Danuu veya Tanu (Dan Kavimleri) ve diğer benzeri isimlerle bilinmektedir. Ayrıca onlara Pancha Krishtaya (İnsanlığın Beş Irkı) denilirdi.

Dünyanın eski efsanelerine göre Kuzey Kutbu bugün bildiğimiz ıssız buzullar değildi. Orada iklim koşulları elverişli ve ılımandı. Topraklar bereketliydi. Hyberborların, çocukların bile kolayca öğrenebileceği ve uygulayabileceği basit bilimsel teknolojileri vardı. Oksijen sevileri günümüzden daha yüksek olduğu için onlar hastalıksız binlerce yıl yaşayabiliyorlardı. İntihar etmeden kolayca ölemiyorlardı.

Onlar iki başlı bir kartal, Krishta (Krişta, Christ) ve haç (Krsti) olarak simgeledikleri yüce tanrı olarak taptıkları güneş enerjisini kullanabiliyorlardı. Dinlerini kendi adlarıyla Krishtaya ve ayrıca "fatih" anlamına gelen Kristihan (Sanskritçe sözlüğe bakınız). Onların dininin bütün dinlerden önce var olduğunu bilmek Hıristiyanları şaşırtabilir. Ancak bu bizim şu anda kadim insan tarihini yeniden yazmamızı mecbur eden tek gerçek değildir.

Kuzey Kutup bölgelerinin Rus araştırmacısı felsefe doktoru Valery Dyemin, Yunanlıların efsanelerinde İskitlerin kuzeyinde olduğu anlatılan Hyperborea'nın ("Kuzey rüzgarı Borea'nın ötesi") gerçekten var olduğunu savunmaktadır.

Dyemin şöyle demektedir, "Ben inanıyorum ki o uygarlığın kalıntılarını Avrasya ve Amerika'nın buzul bölgelerinde, Kuzey Kutbun Arktik deniz ada ve takımadalarında, deniz, göl ve nehir diplerinde aramalıyız. Rusya, Hyperborea'yla ilintili olabilecek en fazla mıntıka ve kalıntıya sahiptir. Bazıları şimdiden araştırmacıların dikkatini çekmiştir, diğerleri keşfedilmeyi bekliyor. Kola Yarımadası, Vaigach Adası, Karelia, Ural Dağları, Batı Sibirya, Khakasia, Yaktia ve başka yerlerde aktif keşifler günümüzde devam etmektedir. Franz Josef bölgesi, Taimyr ve Yamal'da da araştırma yapmanın olasılığı vardır.

"Coğrafik terim olarak 'Hyperborea düzlüğü' teknik açıdan kullanılmaktadır. Bilim adamları düzlüğün deniz dibine neden battığını öğrenmek için dinamiklerini tartışıyorlar.

"Diğer deyişle, Hyperborea (Hiperborya) sonuçta deniz dibine inen kalıntıların üzerinde yayılmış olabilir.

"16ncı asır Flaman haritacı ve coğrafyacı Gerhardus Mercator, haritalarının birinde Kuzey Kutup civarında çok büyük bir kıtayı göstermektedir. Bu yer derin nehirlerin adalara böldüğü bir takımadadır. Tam merkezinde bir dağ bulunmaktadııur (efsanelere göre Hint Avrupalıların ataları Meru Dağına yakın yaşıyorlardı). Sormak gerekir, bu yer haritaya nasıl geçti? Ortaçağlarda Arktik bölgeler hakkında bilgi yoktu. Mercator'un kadim bir haritadan faydalandığına dair belirtiler var. Bunu 1580 yılında yazdığı bir mektupta açıklamıştı. O harita Arktik Denizi'nin ortasında bir kıta gösteriyordu. Bunu da haritasında buzsuz olarak göstermişti. Mercator'un haritasının kadim haritaya dayandığı gözükmektedir."

Mercator Haritası - Rus Bilim Adamı Kuzey Kutbunda Cenneti Buluyor

Kutsal kitabımız, bu Hyperborea cennetine Aden adını veriyor. Ancak Aden Rus ve Sibirya bozkırlarının esas adından başka bir şey değildir. Maalesef, onların dünyevi cennetleri yok olacaktı. Büyük bir felaket, belki de büyük bir göktaşı, meteor veya asteroitin dünyayla çarpışması eksenini ve/veya yörüngesini değiştirmiştir. Hyperborea buzul bir cehenneme dönüştü. Hiperborealılar sonra günümüzde Türkiye ve Orta Asya Cumhuriyetlerinin bulunduğu yerlere kaçtılar. Efsanelere göre onlar Tannu Tuva (ayrıca Tewa veya Tiwa). Bu Tannu kelimesi ayrıca Sanskritçe Danu olarak geçer ve fatih anlamına gelir. Onlar ayrıca kendilerine üstün fatihler anlamına gelen Su-Tannu derler. Türkçe'de Su ayrıca asker anlamına gelir.

Afganistan, Pakistan, İran, Irak ve Orta Asya ülkeleri dahil çok geniş bir alanı kapsıyan bu Federasyonları sonunda dağıldı. Belki de bu zamanlarda Yunanlılar Türk kardeşlerine sırtlarını çevirerek ayrı bir yola gitmeye karar verdiler. Bu dağılan ülkeleri Tacikistan, Afganistan, Pakistan, Kazakistan, Kurustan (bugünkü Türkiye), Kırgızistan, Özbekistan ve diğerleri olarak bilmekteyiz. Bunların sonu "stan" ile bitmektedir. Unutmayalım ki, "stan" ekleminin kökeni "Su-Tannu"dan gelmektedir.

Daha sonra Altay bölgesinde büyük bir sel bölgeyi daha da verimsiz duruma getirdi. Bundan sonra onlar Hindistan'ın içlerine kadar yayıldılar ve orada mevcut olan yüksek bir uygarlığa kendi bilgeliklerini kattılar. Hindistan'a girdikten nerdeyse hemen sonra iki bölge arasında karşılıklı nüfus yerleşmeleri başladı. Dini inançlarını birleştirdiler. Sonuç olarak Şiva (Shiva), İndra, Kubera (bizim Heber'imiz) ve diğerleri olarak bildiğimiz Hindu tanrılarının aslında Türk ve Sibirya kökenleri vardır.

Onlar ayrıca Mısır, Sümer, Çin ve bildiğimiz tüm diğer kadim uygarlıkları kurdular. Onlar bize değişik alfabe ve hatta dinlerimizi bile verdiler. Dolaylı veya dolaysız olarak, onlar İnka, Aztek, Mayaların atalarıydı, Tihuanaco ve Karal gibi kadim ve yüksek Güney Amerikalı şehirlerinin mimarlarıydılar.

Hindistan'da bile insanlığın ve tüm uygarlıkların yaratıcı gücüne Ana Tanrıça olarak tapılır. Onun kutsal mekânı manyetik Kuzey Kutbun merkezindedir.

Kuran'a göre Âdem (İnsanoğlu için Türkçe ismi) Aden (Sibirya bozkırları) cennet bahçesinden kovulduktan sonra Siri Lanka veya diğer adıyla Serendip'e uçarak "Âdem Tepesi"ne indi. Serendip, Sanskritçe Ceren-Dvipa kelimelerinden türemiştir. Anlaşıldığı gibi Âdem pek de ilkel sayılmazdı. Onun Siri Lanka'ya bir tür hava gemiyle gittiği anlaşılmaktadır. Oradan tüm dünyayı dolaştı. Sonunda Arabistan Cidde'de geride kalan Havva ile tekrar bir araya gelip Orta Asya'ya geri dönmüş.

Hint efsanelerinde Hyperborea'dan gelen Ana Tanrıça ve Adem'in Ceren-Dwipa'ya seyahatini açıkladım. Böylece okuyucuların böyle muhteşem bir cennetin Güney Kutbunda olduğu yanılgısına düşmemeleri gerekir, çünkü hiçbir eski efsanede bundan söz edilmiyor.

Böylece Ana Tanrıçanın yaratıcılığı Siri Lanka kadar güneye yayıldı. Ondan sonra uygarlık tüm dünya etrafında Yengeç ve Oğlak Dönencesi arasında güneşi takip etti.

Altay'daki büyük tufandan sonra hayatta kalanlar Meru ve Si-Yoni (Zion, Siyon) Dağı adında ünlü bir dağa yakın sığındılar. Ancak farklı kavimler arasında geçimsizlik dünyanın muhtelif bölgelerine göç etmelerine sebep olmuştu. Günümüzde Hindular Batı Tibet'te Kailasa Dağına Meru veya Si-Yoni (İnsanlığın kökeni) Dağı olarak itibar ederler.

Bazı araştırmacılar esas Meru Dağının Herat, Afganistan'a yakın bir dağ olabileceğini veya Altay, Kafkasya veya Tannu-Tuva'da olabileceğini düşünüyor. Filistin'e (Pala-stan) yerleşenler gibi, bazı kavimler Orta Asya'daki kadim yurtlarının anısına Kudüs'e yakın iki dağa Zion (Siyon) ve Moriah (Meru) adını verdiler. Binlerce yıl içinde gerçek soy ve kökenlerini tamamen unuttular ve Zion ve Moriah'ı varlık ve ruhaniyetlerinin "kaynağı" olarak görmeye başladılar. Şu anda, gerçek köken ve geleneklerinin esasında Hindistan ve Orta Asya bozkırlarında olduğu konusundaki cehaletleriyle birbirlerini öldürmeye çalışıyorlar.

Nasıl Arapların ve İsraillilerin ataları Filistin ve çevresinde bulunan dağın, gerçek Meru (Moriah) veya Si-Yoni (Siyon) Dağı olduğuna ikna olmuşlarsa, aynı şekilde Kuzey ve Güney Amerika Kızılderilileri Altay tufanın anılarını beraberlerinde götürdüler. Onlar da Ana Tanrıça'nın kuzeyde olduğu fikriyle geldiler. Yüzyıllar sonra Amerika Birleşik Devletlerinin güneybatısını Ana Tanrıçanın kuzeydeki mekânı sanmaya başladılar. Bundan dolayı birçok Meksikalı eylemciler Kızılderili atalarından edindikleri efsanelerden hareket ederek A.B.D.'nin atalarından miras kalan kutsal yurtları olduğu iddiasında bulunmakta. "Ana Tanrıçalarının" mekânının Kuzey Kutbunda olduğu konusundan haberdar değillerdir. Benim onlara önerim şudur, "Cehaletinizle cimri davranınız, onu savurmayınız."

Eğer anlattıklarım doğruysa, tüm insanların Orta Asya'yı terk ederek dünyanın diğer yerlerine göç ettiklerini nasıl kanıtlayabilirsiniz? Bunu şimdiye kadar neden anlamadık? Bu sorulara tatmin edici bir yanıt veremem, ancak kökenimizin kanıtları çok bariz olarak ortada. Herhangi birinin bu konuda tereddüt veya şüphe duyması beni şaşırtır. Örneğin, Avrupalıların çoğunun kökeni günümüzün Gürcistan olan Colchis (Kolhis/Abhazya) - iberya ve günümüzün Albanya'sı olan Aeria. Gürcistan binlerce yıldır uygar bir devletti. Uygarlığı büyük Tufandan çok önce yaygındı. Hatta M.Ö. 300 yıl önce bile mevcut olan okunması basit bir alfabesi de vardı. Aşağıdaki tablet M.Ö. 5nci yıla aittir ve Gürcistan'ın ilk yazılı kitabı sayılmaktadır. Tabletin ortasındaki haç figürü dikkat çekici.


Gürcistan'ın ilk Kitabı


Gürcü İberler (Kelt, Got, Vizigot, Ostrogot, Alan, Albanlar/Arnavutlar vs.) Batı Avrupa'ya göç ettiler. Yeni yurtlarına İberya (günümüzün İspanyası) adını verdiler. Aynı adı İtalya'ya da verdiler. Ondan sonra İngiltere'ye (Anguli), İskoçya'ya (Skota veya İskitya), İrlanda'nın bir bölgesine (Hibernia) göç ettiler vs.

Kadim İngiltere'nin birkaç adı vardır. Bunlardan biri Albion idi. Bu kelimenin kaynağı "Alban"dir. Albanya!nın diğer adı Aeria, İrlanda (ire - land) oldu. Ayrıca, Tannu-Tuva halklarının adını Avrupa'da Danimarka ve Tuna nehrinde görüyoruz.

Bizim Amerikan Kızılderililerin bile, geldikleri yer önemli ölçüde küçülen Tannu-Tuva, Altay ve Kafkasya'sındandır. Rus bilim adamları onların DNA'larının bizim Amerikan Kızılderililerinin DNA'sına uyduğunu tespit etmişlerdir. Ancak bunu kanıtlamak için DNA'ya gerçekten ihtiyacımız var mı?

KENDİNİZ KARAR VERİNİZ

Aşağıdaki Türk mekanlarını Amerikan Kızılderili mekanlarıyla karşılaştırınız. Navajo çadırlarının (hogan - yurt) deriden yapılmadığı dikkatinizi çekmiş olabilir. Bunun sebebi esas Navajo göçmenlerinin hayvancılıkları yoktu.




Aşağıdaki Kızılderili Tuva ve Altay Şamanlarının resimlerine dikkatli bakınız. Benziyorlar mı?






Tannu-Tuvas, Tevas ve Tivas ile Amerikan'ın Güneybatısında Tewa, Tiwa ve Towa köyleriyle Taoan kızılderili kavmin bu kadar benzer olması dikkate değer bir vakadır. Bu bir tesadüf olabilir mi?






Mabet çatılarını tutan Meksikalı putlara Atlantes denilirdi. Yukarıdaki resimde Tula, Hidalgo harabelerinde duran Atlanteslere dikkat ediniz. Bazıları bunların uzaylıları temsil ettiğini iddia eder. Eğer bu doğruysa, neden bunlar Rusya'da Sibirya'nın Tula bölgesindeki Şamanlar gibi giyinmişler?

Biz insanlar, gözümüzün önündeki kanıtlı gerçekleri tanımakta bu kadar uzun neden bekledik? Kafamızdaki örümcek ağları kaldırmamızı ve kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi hatırlamamızı bizden isteyen doğanın arkasında bir güç mü var? Bizim dünyaya ve hemcinslerimize fayda veya zarar vermek için neler yaptığımızı mı değerlendiriyor? Kendimizi geliştirmemiz mi gerekiyor, yoksa dünyayı daha iyi yapmaya gücümüz mü yetmiyor?

A.B.D.'nin New Meksika eyaletinde bulunan ünlü bir Kızılderili Membreno-Apaçi reisi, bana insanoğlunun geçmişi ile yüzleşmesi gerektiği ilahi takdirle tayin edilmiş bir süreye girdiğini söyledi. Bu evrende seyahatimizde durakladığımız bir süredir. O bunu şöyle tarif etti, "Geçmiş şimdidir."

Bu geçmişe endeksli şimdiye bir de bir gelecek eklenmesini ister miyiz? Bundan sonra ciddi düşünmemiz gerekir. Daha önce dünyaya sular bastı. Kehanetlere göre bir sonraki felakette dünyayı ateş sarabilir.


ALINTI-Hermetics

Edited by - on
Go to Top of Page

zer-zivi
Elmas

Turkey
953 Posts

Posted - 18/01/2009 :  22:33:42  Show Profile  Reply with Quote
Geçen hafta bir aşure etkinliğine katıldım mahallede.Ve orda herkes birbirleriyle konuşurken genelde ilk sualleri"nerelisin" oluyor.Biri diğerine soruyor"nerelisin" diğeri cevap veriyor"Sivaslıyım".Soran kişi bu kez başka birini gösterip "bak buda Sivaslı" yanımdaki de bana sorunca :)) gene matraklığım tuttu "Yok ben Ademle Havvanın torunuyum" diyince gülüştük artık.yani işin özü insanlık tarihinin başlangıcı benim sülaleme dayansada :)) özelde değil bütünlükte kabul görebilirim:)) Çünkü bir yerlerde köken yarışına girmek bütünlüğü birbirinden ayırmak oluyor.Sakın sana çattığımı ve mutalefet olarak anlama sevgili Kurby, bunu sana değil toplumun genel fikirlerini hatırladığım için fikir belirtmek istedim.Yani asıl muhalefet olduğum toplum değer yargıları :))Ancak bu demek değildir ki topyekün karşıyım.Bütünlüğe yararlı olan yanları kabulümdür.Evet anadolu en eski yerleşim yerlerindendir ve üç kıtanın birbirine bağlandığı noktadadır ve saf kalmış bir ırk yoktur :)) Sevgiler gülüm benim.....

Edited by - zer-zivi on 18/01/2009 22:41:15
Go to Top of Page

kurby
Elmas

Turkey
1049 Posts

Posted - 18/01/2009 :  22:54:39  Show Profile  Visit kurby's Homepage  Reply with Quote
Olay ırkların saflığı değil ki, Zer-zivi.İlk çıkış noktamız Mu olarak hesap ediliyor.Her kök millet, bir kuzeydeki anavatan diye tutturmuş gidiyor.(mitler)Ama en çok neye gülerim biliyor musun?Kuzey kutbundaki buzullar tamamen eridiğinde altından MU çıkarsa, işte o an benim koptuğum an olur.Mu diye bir kıtanın olduğunu sanmıyorum, hala sanmıyorum.(Koca bilim adamları, araştırmacılar ömürlerini vermişler, ben iki dakkada çözdüm olayı.)Mu adı ile anılan yer Lemuryanın kendisi ve orası hala su yüzünde, Orta Asyanın kendisi.:))))))

Edited by - on
Go to Top of Page

zer-zivi
Elmas

Turkey
953 Posts

Posted - 18/01/2009 :  23:01:54  Show Profile  Reply with Quote
Çıkacak hiç bir sonuç beni şaşırtmayacak ki:) Çünkü ben dünyaya uzaydan bakacağım:) Belki bir günde evrenin derinliklerinden,güneş sistemine bakacağım kimbilir:)) Ama duymuştum buzulların altında bir eski yerleşim yerinin kalıntılarının olduğunu.Bir zaman buzullar verimli alansa dünyanın soğuk kutbu neresiydi :) Ekvator çizgisinde bir yer :)

Edited by - on
Go to Top of Page

kurby
Elmas

Turkey
1049 Posts

Posted - 18/01/2009 :  23:15:48  Show Profile  Visit kurby's Homepage  Reply with Quote
Eski haritalara göre, Amerika kıtasının kuzey yarısı ve Avrupanın üst kısmı-Baltık denize kadar.Bu durumda herşey altüst oluyor zaten.:)))Beynim uçtu kaç gündür, zırıl zırıl kafam!:))Ben en çok bu kafa ile 4. yoğunluğa geçersem şaşırıcam!:)))Trafo gibi oldum gene!:))

Edited by - on
Go to Top of Page

DejaVu13
Akik

Norway
21 Posts

Posted - 19/05/2010 :  04:21:47  Show Profile  Visit DejaVu13's Homepage  Reply with Quote
Türkleri bütün dünyaya geri bir millet olarak tanıtan görüş, bizim de içimize girmiştir. Evvelâ, millete tarihini, asil bir millete mensup bulunduğunu, bütün medeniyetlerin anası olan ileri bir milletin çocukları olduğunu öğretmeliyiz.

1930 (Ahmet Hamdi Başar, Atatürk'le 3 ay, s. 122)
ORTA ASYADAKİ TÜRK PİRAMİTLERİ
Bugün Çin Halk Cumhuriyeti'nin sınırları içerisinde yer alan, Xian şehrine 100 km uzaklıkta Qin Ling Shan dağlarında Ön-Türk uygarlıklarından birisi tarafından inşa edilmiş, etrafında irili ufaklı 100 adet piramitle beraber, 300 metre yüksekliğinde bir piramit bulunmaktadır;
BEYAZ PİRAMİT
Beyaz Piramit'in ikinci dünya savaşı sırasında Çin'e yardım malzemesi götüren bir C-54 uçağından çekilen fotoğrafı 1957 yılında ilk kez Life dergisinde yayınlanmıştır.
Bu piramitleri araştırmak üzere1994 yılında Şensi bölgesinde bir araştırma gezisi yapan Alman bilim adamı Hartwig Hausdof kendi koleksiyonundan birkaç resmin halka açılmasına izin vermiştir. Hausdorf'a göre piramitlerin yapım tarihi en az M.Ö. 2500'ler civarındadır.
Bölge Çin Halk Cumhuriyeti tarafından yasak bölge ilan edilmiş olduğundan dolayı Piramitler içerisinde bulunan Mısır medeniyetinden çok ileri bir teknikle mumyalanmış olan cesetler ve Ön-Türkçe yazıtlar üzerinde araştırma yapılamamaktadır. Türk Bilim adamı Kazım MİRŞAN yaptığı araştırmalarda Ön-Türk uygarlıkları tarafından OT-OĞ olarak isimlendirilen Ön-Mısır'a M.Ö 3000 Yıllarında Doğu Anadolu'dan Isub-Ög yazısının gittiğini tespit etmiştir. Kazım MİRŞAN'ın bugüne kadar anlamı çözülemeyen 184 adet mısır hiyeroglifini Ön-Türkçe olarak okumuş olduğu ve mumyalama tekniklerinin yine M.Ö. 3000'li yıllarda Altaylarda geliştirildiği düşünülürse Piramit inşa teknolojisinin Eski Mısır'a Ön-Türk Uygarlıkları tarafından öğretildiği sonucuna ulaşılmaktadır.
Tüm İnsanlık tarihini değiştirerek; MEDENİYETİN ASIL YARATICISININ TÜRKLER OLDUĞU SONUCUNU DOĞURAN bu olağanüstü keşif batılı bilim adamları(!) tarafından ısrarla görmezlikten gelinmekte ve insanlığın bilgisinden daha uzun süre saklanması mümkün olmayan bu piramitleri başka bir uygarlığa mal etmeyi amaçlayan maksatlı çalışmalar yapılmaktadır.

Samanizm dede Turklerin ne kadar yukseklere ulastigi...
Sonra tabi degisiyor...
Ama bi dusun,,,
Go to Top of Page

DejaVu13
Akik

Norway
21 Posts

Posted - 21/05/2010 :  02:47:49  Show Profile  Visit DejaVu13's Homepage  Reply with Quote
Çin'deki Türk Mumyaları

Ceviz Kabuğu Progamın'a katılan (İzleyici telefonu) Halil Şıvgın (Eski "Sağlık Bakanı" şöyle ne demiş bakalım

"1984 yılında ben Çin'i ziyaret ettim, Çin'i ziyaretim sırasında Turfan'a götürdüler. İlk defa Turfan'a giden Türk heyetinin mensubu olmakla da gerçekten gurur duyuyorum. Orada bizi gezdirirken mumya bulduklarını söylediler ve biz mumyaları gördük. O gördüğümüz mumyaların Mısır'daki mumyalardan çok farklı olduğunu ifade ettiler, yani teknoloji olarak, yapımı olarak Mısır'daki mumyaların önünde olduğunu.

Daha sonra aradan yıllar geçti, bir televizyon kanalında bu konun tartışılmakta olduğunu gördüm. Gerçekten bilimsel olarak, gidilmiş, Mısır mumyalarıyla Turfan'daki mumyalar arasında bir kıyaslama yapılıyor. Bu kıyaslamada, Turfan mumyalarının... ...Ben orada kadın mumyaları gördüm, çocuk mumyaları gördüm, erkek mumyaları gördükm, fakrlı şeylerden. Ve o sırada, hatta bir tanesinde yeterince koruma yapılmamış, bozulmaya başlamılştı müzede gördük onları.

Bu mumyalardaki üstünlüğü bilim adamları ortaya koymaya başladılar. Bilim adamlarının ortaya koydukları bir gerçek var ki, ilk defa mumya kültürünün Türkler'den geliştiği ortaya çıkıyor. Bundan dolayı da ben şimdi iştirak ediyorum. Yani ben bilim adamı değilim, ama bizim bilim adamlarımınızın bu olayın üzerine ciddiyetle eğilmeleri gerekiyor. Eğer Mısır'daki mumya kültürü olduysa, var idiyse geçmişte, onun etrafında da bir kültürün olması lazım. Mısır'ın etrafında mumya kültürüyle ilgili herhangi bir şey yok. Afrika öbür taraf, bu tarafta da yine böyle bir kültür yok. Dolayısıyla, Orta Asya'dan o bölgeye giden Türkler'in varlığı söz konusu olabilir..."

Ben bir katkıda bulunmak istiyorum bu mumyalar konusunda Urumçi mumyalarını söz konusu etmiştir, tabii ki çok önemli. Bakın, buradaki Urumçi'de teşhir edilen mumyalardan ilk birincisi 44 yaşında ve Milattan önce 1000, yani günümüzden 3000 yıllık. Bir başkası gene 1600, en yaşlı olarak da işte bu "Lolan" denilen bayan mumyası var, Doğum'dan önce 2000 bu, yani 4000. Şimdi en büyük özellii iç organlarının çıkartılmamış olması. Başka . Şu andaki mumyaların durumu Mısır mumyalarına nazaran çok daha iyi olması... İleri teknolojide bir mumyalama sistemi öyledir, uygulanmıştır. Dahası, bir mumyanın üzerinde ameliyat izi var, at kılıyla dikilmiş. Amerika doktorların tespiti, dünyada ilk ameliyat veya operasyonlardan bir tanesi olarak kabul ediliyor. Dahası var; burada kumaş ekose ve boyalı ve Doğum'dan önce 2000'i konuşuyoruz, günüzmüden 4000 sene öncesini konuşuyoruz. Ve bunları biz bulmadık; bunlar şu anda Doğu Türkistan'da Urumçi'de teşhir ediliyor.

Arkadaslar yukaridaki yazilar alintidir.
Go to Top of Page
   Topic Next Topic  
 New Topic  Reply to Topic
 Printer Friendly
Jump To:
Budur.com - Spiritüel ve Metafizik Forum © 2004 Budur.com Go To Top Of Page
This page was generated in 0.11 seconds. Powered By: Snitz Forums 2000 Version 3.4.04
Google
 
Web www.budur.com
Detayonline Gizli
Gerçekler
oyun komedi sohbet
Visitor Counter by Digits