Budur.com - Spiritüel ve Metafizik Forum
Budur.com - Spiritüel ve Metafizik Forum
Home | Profile | Register | Active Topics | Members | Search | FAQ
Username:
Password:
Save Password
Forgot your Password?

 All Forums
 Gizem ve Varoluş
 Kişisel Gelişim
 Teslimiyetin Anlamı
 New Topic  Reply to Topic
 Printer Friendly
Next Page
Author Previous Topic Topic Next Topic
Page: of 7

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 27/05/2011 :  11:58:40  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
TESLİMİYETİN ANLAMI
Şimdi'nin Kabullenilmesi


Eckhart Tolle,Şimdinin Gücü

http://www.scribd.com/doc/47197719/%C5%9Eimdinin-Gucu

Siz birkaç kez "teslimiyetten " söz ettiniz. Ben bu kavramdan hoşlanmıyorum. O bana biraz kaderci bir kavram gibi geliyor. Eğer biz daima içinde bulunduğumuz durumu kabullenirsek, onu düzeltmek için hiçbir çaba göstermeyiz. Oysa ilerleme bana, hem kişisel hem de toplumsal yaşamımızda, mevcut sınırlamalarımızı kabullenmeyip, onları aşmaya ve daha iyi bir şey yaratmaya çalışmak gibi görünüyor. Eğer biz böyle yapmamış olsaydık, hâlâ mağaralarda yaşıyor olurduk. Siz teslimiyeti içinde bulunduğumuz durumu değiştirmekle ve bir şeyler yapmakla nasıl bağdaştırıyorsunuz?

Bazı insanlar için teslimiyet olumsuz çağrışımlar yapabilir; yenilgiyi, vazgeçmeyi, yaşamın zorluklarıyla başa çıkamamayı, uyuşuk hale gelmeyi vs. ima edebilir. Ancak, gerçek teslimiyet tamamen farklı bir şeydir. O içinde bulunduğunuz duruma pasif bir biçimde katlanmak ve o konuda hiçbir şey yapmamak anlamına gelmez. O plânlar yapmayı ya da olumlu eylemde bulunmayı bırakmak anlamına da gelmez. Teslimiyet, yaşam akışına karşı koymak yerine ona izin vermeyi içeren basit, ama çok derin bir bilgeliktir.

Sizin yaşam akışını deneyimleyebileceğiniz tek yer Şimdi'dir, öyleyse teslim olmak şimdiki an'ı koşulsuz ve çekincesiz bir biçimde kabul etmektir. O, olana içsel olarak direnmeyi bırakmaktır. İçsel direnme, olana zihinsel yargılama ve duygusal olumsuzluk yoluyla "hayır" demektir. O, özellikle işler "ters gittiğinde," yani zihninizin talepleri ya da katı beklentileri ile olan arasında bir uçurum ortaya çıktığında güçlü ve bariz hale gelir. Bu acı uçurumudur. Eğer yeterince uzun yaşamışsanız, işlerin oldukça sık bir biçimde "ters gittiğini" de bilirsiniz. Eğer yaşamınızdaki acı ve ıstırabı ortadan kaldırmak istiyorsanız, tam da o zamanlarda teslimiyeti uygulamanız gerekir. Olanı kabullenme sizi hemen zihinle özdeşleşmekten kurtarır ve böylece sizi Var'lığa yeniden bağlar. Direnç zihnin ta kendisidir.

Teslimiyet tamamen içsel bir fenomendir. Bu sizin dışsal düzeyde eyleme geçip durumu değiştiremeyeceğiniz anlamına gelmez. Aslında, teslim olduğunuzda kabul etmeniz gereken şey genel durum değil, Şimdi denen küçük parçadır. Örneğin, eğer siz bir yerlerde çamura saplanmışsanız, "Tamam, çamura saplanmaya sabırla katlanacağım," demezsiniz. Katlanmak, razı olmak teslimiyet değildir. Sizin arzu edilmez ya da tatsız bir yaşam-durumunu kabullenmeniz gerekmez. Ya da kendinizi aldatıp çamura saplanmakta yanlış bir şey olmadığını söylemeniz de gerekmez. Hayır. Siz ondan neyi elde etmek istediğinizi tam olarak görüp anlarsınız. Sonra dikkatinizi, onu zihinsel olarak hiç etiketlemeden, şimdiki an'a daraltırsınız. Bu Şimdi'yi hiç yargılamamak anlamına gelir. Dolayısıy-la, hiçbir direnç, hiçbir duygusal olumsuzluk yoktur. Siz bu anın "oluşunu" kabul edersiniz. Sonra eyleme geçer ve o çamurdan çıkmak için elinizden gelen her şeyi yaparsınız. Ben böyle bir eyleme olumlu eylem diyorum. O öfke, umutsuzluk ya da düş kırıklığından kaynaklanan olumsuz eylemden çok daha etkilidir. Böylece, arzu edilen sonucu elde edene dek, Şimdi'yi etiketlemekten kaçınarak teslimiyeti uygulamayı sürdürürsünüz.

Burada, ne demek istediğimi tasvir etmek için görsel bir benzetme yapacağım. Diyelim ki geceleyin bir yolda, yoğun bir sis tarafından kuşatılmış bir halde yürüyorsunuz. Ama, elinizde sisi yarıp önünüzü dar bir aralıktan berrak bir biçimde görmenizi sağlayan bir el feneri var. Sis sizin geçmişi ve geleceği içeren yaşam-durumunuzdur; el feneri bilinçli mevcudiyetinizdir; önünüzdeki berrak yer ise Şimdi'dir. Teslim-olmama ise psikolojik formunuzu, ego'nun kabuğunu katılaştırıp sertleştirir ve böylece güçlü bir ayrılık duygusu yaratır. Bu durumda çevrenizdeki dünya ve özellikle insanlar tehdit edici olarak algılanır. Ve bu durumda, bilinçsiz bir biçimde, diğerlerini yargılayarak yok etme dürtüsü ve onlarla rekabet etme, onlara hükmetme ihtiyacı ortaya çıkar. Bu durumda doğa bile sizin düşmanınız haline gelir ve algılarınızı, yorumlarınızı korku yönetir. Paranoya denen zihinsel hastalık bu normal, ama bozuk-işlevli bilinç halinin sadece biraz daha ağır bir biçimidir.

Sadece psikolojik formunuz değil, fiziksel formunuz, bedeniniz de direnme sonucunda katılaşır ve sertleşir. Bedenin farklı bölümlerinde gerilim ortaya çıkar ve beden bir bütün olarak kasılır. Bu durumda bedenin sağlıklı işlev görmesi için gerekli olan yaşam enerjisinin özgürce akışı büyük ölçüde kısıtlanır. Masaj ve bazı fiziksel terapiler bu akışın düzelmesine yardımcı olabilir, ama siz günlük yaşamınızda teslimiyeti uygulamadıkça, neden -yani, direnç kalıbı- ortadan kalkmadığından, bu tür terapiler sizi ancak geçici olarak rahatlatırlar. Sizin içinizde, yaşam-durumunuzu oluşturan geçici koşullardan etkilenmeden kalan bir şey vardır ve ona ancak teslimiyet yoluyla ulaşabilirsiniz. Bu sizin yaşamınızdır, şimdinin zaman'sız-sonsuz âleminde bulunan Var'lığınızdır. Bu yaşamı bulmak, İsa'nın deyişiyle, "gereken tek şeydir."


Edited by - secretdream on 29/05/2011 15:28:00

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 27/05/2011 :  13:21:43  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
MAHARAJ
Ben O’yum

M: Kuşkusuz, tam teslimiyet olunca; insan geçmiş, şimdi ve geleceğe ve kendisinin fiziksel ve spiritüel güvenliği ve konumuna yönelik bütün ilgi ve endişeden kurtulduğunda, sevgi ve güzellik dolu yeni bir hayatın şafağı söker. O zaman Guru önemli değildir, çünkü öğrenci ego savunmasının kabuğunu kırmıştır. Tam teslimiyet, aslında özgürlüğe kavuşmanın ta kendisidir.



M: Evet, güç aktarımı diye bir şey vardır.

S: Ben onlarla birlikteyken, görünmezleşiyormuşum gibi garip bir duygu içine giriyordum. Müritler Guruları'na olan teslimiyetleri içinde bana da teslimiyet gösteriyorlardı! Onlar için her ne yaptıysam, onlara göre bunu yapan onların Guruları idi ve beni sadece bir vasıta olarak görüyorlardı. Ben sadece sağa ya da sola çevrilerek açılıp kapanacak bir musluk gibiydim.
Herhangi bir kişisel ilişki yoktu. Onlar beni kendi inançlarına döndürmeyi biraz denediler, bir direnç hisseder etmez de, beni dikkat ve ilgi alanlarının dışında bıraktılar. Kendi aralarında bile birbirleriyle pek ilgili görünmüyorlardı. Onları bir arada tutan, Guruları'na duydukları ortak ilgi idi. Bu bana oldukça soğuk, neredeyse insanlık dışı bir tavır gibi geldi. Kendimi Tanrı'nın elinde bir araç gibi görmek bir şeydir; ama "Her şey Tanrı'dır görüşü ile, her türlü dikkat ve anlayışın sizden esirgenmesi ise zalimliğe varan bir ilgisizliğe götürebilir. Ne de olsa, bütün savaşlar da zaten "Tanrı adına" yapılmıştır. Tüm insanlık tarihi birbiri ardından gelen "kutsal savaşlar"la dolu. İnsan asla savaşta olduğu kadar kişiliksiz olamaz!

M: Varolma iradesi ısrar etmeyi, direnmeyi kapsar. Varolma iradesini kaldırın, ne kalır? Mevcut olmak ya da olmamak zaman ve uzay içinde bir şeyle ilişkilidir; burada ve şimdi, orada ve o zaman, bunlar da yine zihindedir. Zihin bir tahmin ve zan oyunu oynar; o her zaman kararsızdır, endişe içinde ve huzursuzdur. Size sadece bir tanrının ya da bir Guru'nun aletiymişsiniz gibi davranılması gücünüze gidiyor ve size bir kişi gibi davranılmasında ısrar ediyorsunuz, çünkü kendi varlığınızdan emin değilsiniz ve bir kişi olmanın rahatlığından, güvenliğinden vazgeçmek istemiyorsunuz. Olduğunuza inandığınız şey olmayabilirsiniz, ama o size bir süreklilik duygusu veriyor, geleceğiniz, şimdi'nize doğru akıyor ve sarsıntısızca geçmişe dönüşüyor. Kişisel mevcudiyetinizin yadsınması korkutucu oluyor, fakat onunla yüz yüze gelmeli ve tüm hayat ile özdeşliğinizi fark etmelisiniz. O zaman kimin kim tarafından kullanıldığı sorunu artık kalmaz.




M: Her öğretmen kendi deneyimine göre öğretir. Deneyimi inanç şekillendirir ve inancı deneyim şekillendirir. Guru bile mürit tarafından, onun suretinde şekillenir. Guru'yu yücelten mürittir. Guru, içten ve dıştan iş gören özgürleştirici bir gücün faili, temsilcisi olarak görüldüğünde, artık ona tam gönülle teslimiyet kolay ve doğal hale gelir. Acı içinde kıvranan bir adam kendisini nasıl tamamen bir operatörün ellerine emanet ederse, bir mürit de öylece, çekinmeden kendisini mürşidine emanet eder. Had safhada bir ihtiyaç hissedildiğinde yardım aramak çok doğaldır. Fakat Guru ne denli güçlü olsa da, kendi iradesini müridine empoze etmemelidir. Öte yandan, güvenmeyen ve tereddüt eden bir mürit doyumsuz kalmaya mahkûmdur ve bunda Guru'nun bir kusuru yoktur.

S: O zaman ne olur?

M: Her şeyin başarısız kaldığı yerde, hayat öğretir. Fakat hayatın derslerinin gelmesi uzun bir zaman alır. Güvenmek ve itaat etmekle birçok gecikme ve dert önlenmiş olur. Fakat böyle bir güven, ancak kayıtsızlık ve huzursuzluk, yerlerini berraklığa ve sükûnete terk ettikleri zaman gelebilir. Kendini küçük gören bir insan ne kendine ne de başkasına güvenebilir.
Bu nedenle, başlangıçta öğretmen, öğrencisinin yüce olan aslı, soylu doğası ve muhteşem kaderi hakkında onu ikna etmek için elinden geleni yapar. Ona, kendisi hakkında, önünde uzanan sonsuz olanaklar hakkında güven aşılamak üzere, bazı ermişlerin deneyimlerini ve kendi deneyimlerini anlatır. Özgüven ve öğretmene itimat bir araya gelince, öğrencinin karakterinde ve hayatında hızlı ve derin değişimler meydana gelir.




M:Doğru bir Guru gözetiminde mürit öğrenmeyi öğrenir, hatırlamayı ve itaat etmeyi değil. Satsang, soylu olanın eşliği, öğrenciyi yoğurup şekillendirmez, o özgürleştirir. Sizi bağımlı kılan her şeyden sakının. Sözde "Guru'ya teslimiyet" girişimlerinin çoğu, eğer felaketle değilse bile, düş kırıklığıyla son bulur. Neyse ki, ciddi bir araştırıcı kendisini vaktinde kurtarabilir ve deneyimden daha akıllanmış olarak çıkar.

S: Elbet ki teslimiyetin bir değeri vardır.

M: Teslimiyet demek, insanın kendisi hakkındaki tüm endişe ve hesaplarını terk etmesi demektir. O uğraşarak gerçekleştirilemez, kendi gerçek doğanızı idrak ettiğinizde o kendiliğinden olur. Sözlü teslimiyet, hatta ona duygu da eşlik ettiğinde bile pek az değer taşır ve bir gerilim altında yıkılıverir. En fazla, o bir özlemi gösterir, fiili bir gerçeği değil.




S: Teslimiyet nedir?

M: Geleni kabul etmektir.

Go to Top of Page

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 27/05/2011 :  13:27:57  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
Teslimiyet,tek bir cümleyle,bana göre,
insanın,kendisinin, o büyük gücün (kendisi ile direkt ilişki içinde olduğu)sadece bir aracı olduğunu kabul etmesidir.

gurulara,öğretmenlere vs teslim olmak,güvenmek sadece asıl teslimiyetin provası...
Go to Top of Page

zer-zivi
Elmas

Turkey
953 Posts

Posted - 27/05/2011 :  15:04:05  Show Profile  Reply with Quote
S: Teslimiyet nedir?

M: Geleni kabul etmektir.


Endişesiz,dirençsiz,beklentisiz,yargısız,korkusuz,güvenle,sevgiyle,anlayışla geleni kabul etmek....

İnsan bu aşamaya gelene kadar inatla direnç gösteriyorsa, zıttını kendine çekiyor. Güven ve teslimiyete direndikçe yaşam kişiye en ağır şekilde durumları yaşatarak (ki bunu kişi kendi kendine çeker) çaresiz bırakıp o noktada teslimiyeti öğretir. Eninde sonunda her varlık,her canlı yada her zerre bunu er yada geç öğrenecektir.

Bir dostumla ortak bir dosttumuzun bizi dinlemeyip bize karşı durduğunu söylemiştim. Zarar gelecek insanı işaret etmişiz ama bize inanmamış durumda. Oysa ondan önce biz zarar verecek kişiden zarar gördük, buna rağmen o dostumuz bize direndi. Hatta o dostumuzla bağlantı kuran kişi, bizden dolayı iletişim kurdu ve amacı dostumuza değil dostumuz aracılığıyla bize zarar vermek. Bunları bildiği halde sevgili dostumuz bize sırtını döndü. Bizde bu noktada onun seçimine saygı gösterip bıraktık. Madem bizi dinlemiyor o halde yaşayarak öğrenecek. Otuz yıllık tanıdığı insanlarız ama yeni tanıdığı insanın paranoyaklığına nasıl ikna oldu bilmiyoruz. Bildiğimiz bence o dostumuzunda duygusal beklentilerinin olduğu ve duygusal beklentilerle sömürülmeye kayıtsız kalamadığı.

O yüzden artık önerimi sunduğumda hala direnç gösteriyorsa(ki bu en yakınımdakilerde olabilir) kendi haline bırakmak en doğru seçim.Çünkü sevgimizden ötürü ısrarla bizler anlatmaya çalıştıkça(ki buda bizim karşımızdakinin iradesine karşı olan bir direnç göstermek olduğundan,kişide bunu hissettiğinden) karşımızdaki daha fazla direnç gösterecektir.Israr etmeden, kendi oluruna bırakmak hem özgür iradeye uygun hemde yaradılışın uygun gördüklerine saygı ve teslimiyet anlamına gelir.

Güvensizliğin,sevgisizliğin varolması ayrıma düşmenin ifadesi,oysa güvenmek bütünlüğe eşlik etmenin ifadesi. Son zamanlarda bütünlük ve ayrıma düşmekle ilgili tefekkürlere dalıyorum.

Aynaya bakıyorum ve sanki kendimi ilk kez seyreder gibi,kaşıma,gözüme, burnuma, ellerime,parmaklarıma,damarlarıma, ayaklarıma, saçlarıma,girintilere,çıkıntılara bakıp bakıp,dokunuyor ve uzun uzun düşünüyorum. Ten ne garip şey, ilk defa bedenimi yabancıladığımı farkettim. İnsanların en çok özdeşleştiği,özendiği ten kavramı üzerinde neler hissettiklerini, neler düşündüklerini düşündüm. Kimi için olmazssa olmaz oysa popüler ölçülere sahip olmak adına insanlar hayatlarını bile kaybediyor. Tenin tene dokunmasından neden zevk alınır?

İnsanın asıl açlığı kendi özüne ulaşamamasından,yaradılışla bir olamamasından ve bunu hep ten yada zihin aracılığıyla doyurmaya çalışması epey yolu uzatıyor,üstelik daha fazla acıyıda deneyimleyerek.

Bazen ben beni unutmak istiyorum sadece bütün duygusu ile kalmak istiyorum(buda bir arzumudur acaba ? Ama içinde arzu duygusu varsa arzudur,yoksa değildir). Ben kavramını öyle çok şey hatırlatıyor ki insana ,şaşırıp kalırsınız! Örneğin kızımın,eşimin,kardeşimin varoluşu bile beni bütünlükten ayırdığı zamanların olmasına neden.Çocuğunuz arkadaşıyla kavga etse,yada öğretmeni çocuğunuza kızssa birden o ayrımın içine düşersiniz , istesenizde istemesenizde! Ne zaman çocuğumuzla,arkadaşı yada öğretmeni arasında bir duygu,düşünce farklılığı kalkarsa işte o zaman gerçekten bütünlüğe ulaşmış oluruz. Ne zaman en yakınımızdakiyle en uzağımızdakini aynı derecede eşit sevmeyi kavrayabilirsek o vakit sevmeyi gerçekte öğrenmiş oluruz.

Ben duygusunu yazılar-ım-da( "ım" ben ayrımı mesela) bile ayrıma düştüğümü görüyorum. Böylesine kelimeler kullanmadan , genele bütünlüğe dair tanımlamalar ve sözcükler kullanmalı.

Ençok kullandığımız kelimelerden biri "kendine iyi bak". Yada eskiden çok kullanırdım "kendine benim için iyi bak" ne kadar tekelci bir sevgim varmış :) Sanki kendine iyi bak demezsek,karşımızdaki kendisine kötü bakacak.Artık seni seviyorum kelimelerinin bile özel anlam içermemesine gayret ediyorum. Tekelleştiren,ayrıştıran,bölen o kadar çok kelime varki, iletişim kurarken insan zorlanıyor.

Ben varlığımı bütünlükten ayıran "ben" duygusundan sıyrılıyorum. Galiba ben sıyırıyor-um....:)

Edited by - zer-zivi on 27/05/2011 15:10:49
Go to Top of Page

oe_
Elmas

671 Posts

Posted - 28/05/2011 :  14:35:13  Show Profile  Visit oe_'s Homepage  Reply with Quote
quote:
Originally posted by secretdream

M: O (teslimiyet) uğraşarak gerçekleştirilemez, kendi gerçek doğanızı idrak ettiğinizde o kendiliğinden olur.



O sadece kendi gerçek doğamızı idrakten kaynaklanabiliyorsa, o zaman 'teslim olma' kavramıyla uğraşmanın pek gereği yok. Sadece kendi gerçek doğamızı idrak etmeye çalışmak gerek. Çünkü bu idrak öncesi ve sonrasında 'teslim olmak' aynı anlamı taşımıyor büyük olasılıkla. Bu idrak olmadan, 'teslim olmak' kavramından bu idrake varamıyoruz. Bu idrakten teslim olmaya gidilebilir. Ki hatta gitmeye de gerek yok; bu idrak varken, herşey yerli yerine oturmuştur zaten, ayrıca bir teslim olma kavramına gerek yok.

Go to Top of Page

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 28/05/2011 :  16:19:09  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
M:Teslimiyet demek, insanın kendisi hakkındaki tüm endişe ve hesaplarını terk etmesi demektir.O uğraşarak gerçekleştirilemez, kendi gerçek doğanızı idrak ettiğinizde o kendiliğinden olur.

quote:
OE;
O sadece kendi gerçek doğamızı idrakten kaynaklanabiliyorsa, o zaman 'teslim olma' kavramıyla uğraşmanın pek gereği yok. Sadece kendi gerçek doğamızı idrak etmeye çalışmak gerek. Çünkü bu idrak öncesi ve sonrasında 'teslim olmak' aynı anlamı taşımıyor büyük olasılıkla. Bu idrak olmadan, 'teslim olmak' kavramından bu idrake varamıyoruz. Bu idrakten teslim olmaya gidilebilir. Ki hatta gitmeye de gerek yok; bu idrak varken, herşey yerli yerine oturmuştur zaten, ayrıca bir teslim olma kavramına gerek yok.


Kendi gerçek doğamızı idrak etmek de, teslim olma davranışından ayrı bir şey değil ama. kendim hakkımdaki tüm endişe ve hesapları terketmek yani teslim olmak,zaten kendi gerçek doğamı idrak etmemle mümkün olduğu gibi, kendi gerçek doğamı idrak edebilmek için ,teslim olmayı da içselleştirmiş olmam gerekiyor..ikisi birbirini koşulluyor yani..

kendi adıma ben bu ikisi arasındayım:
yani; teslim olmanın kendi gerçek doğam olduğunun idrakindeyim ama bunu yaşamıma uygulamak noktasında bir idrak veya farkındalık eksiğim var. (eğer dikkatli olmazsam,yaşamımın bir çok anında,bu idrake uygun davranmayabiliyorum...ya da düşünmeyebiliyorum..)

Bu noktada denebilir ki; idrak etmek zaten,farkındalığın uygulama alanında kendini gerçekleştirmesidir...bu kendiliğinden olur..

bu doğru..benim sorunum nedir...ben de bilmiyorum...teslim olmanın gerçeğe daha uygun ve içteki huzurun tüm işlerin yapıcısı olduğunu rahatlıkla görebiliyorum ama bunları uygulama alanına çıkarırken bir takım sorunlar yaşıyorum ve bu bir takım sorunların ne olduğunu pek anlayamıyorum...(çok güçlü bir hayal kurma eğilimim var ve bu eğilimi doğru bir şekilde nasıl kullanabileceğimi bulabilmiş değilim...bu önemli bir sorun olabilir. çünkü ne zaman hayal kurma eğilimime müdahale etsem olumlu sonuçlar alıyorum...ama sonra eğilim daha güçlü bir şekilde karşıma çıkıyor ve ben yine yıkılıyorum...burdaki olay nedir anlayabilmiş değilim...)

Edited by - secretdream on 28/05/2011 16:20:40
Go to Top of Page

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 28/05/2011 :  16:34:15  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
Sevgili Osho,
Varoluş göz kulak olur ne demek?


Nirada, biz varoluştan ayrı değil, onun birer parçasıyız. Ayrılmak istesek bile ayrılamayız. Yaşamımız varoluşla birlikte olmanın bir bölümünü oluşturur. Ve varoluşla ne kadar birlikte olabilirsen o kadar canlı olursun. Tam olarak, yoğun olarak yaşanmasına dair sürekli ısrarım bu yüzden, ne kadar derinlemesine yaşarsan, varoluşla temasın da o kadar fazla olacaktır. Sen ondan doğdun, her an, her soluğunla, her kalp atışınla yenilenmekte, canlanmakta, yeniden doğmaktasın; varoluş sana göz kulak oluyor.

Ama biz kendi varlığımızın, kendi soluk alışımızın farkında değiliz. Gautam Buda dünyaya son derece basit ama son derece değerli bir meditasyon olan vipassana'yı armağan etmiştir. Vipassana sözcük olarak, soluğunu —soluğun giriş ve çıkışını— izlemek anlamına gelir.

İnsanlar Buda'ya, "Bunu yapmakla ne olacak?" diye soruyorlardı. O bir kuramcı değildi. Onlara "Yapın ve görün. Bunu deneyip ne olduğunu bana bildirin. Bana sormayın" diyordu.

Soluk alıp verişini izledikçe büyük bir olaya tanık olmaya başlarsın —soluğun aracılığıyla sürekli, kesintisiz bir şekilde varoluşla bağlantı halindesindir— bunun tatili de yoktur. Uyusan da uyanık olsan da, varoluş senin içine yaşam akıtmaya ve içinde ölü olan şeyleri de temizlemeye devam eder.



Unutma: Tüm insanlık erdemin uygulanabilir olduğu, iyiliğin uygulanabilir olduğu, kişinin nasıl mutlu olunacağını öğrenebileceği, insanın mutlu olmayı başarabileceği, mutluluğu getirecek olan bir karakter yaratmanın insanın gücü dahilinde olduğu fikriyle büyütülmektedir. Ve tüm bunlar yanlıştır, kökten yanlıştır.

Mutlulukla ilgili olarak anlaşılması gereken ilk şey onun uygulanamaz olduğudur. Ona yalnızca izin verilebilir çünkü o senin yarattığın bir şey değildir. Senin yarattığın her şey senden daha küçük, senden daha minicik olarak kalacaktır. Yarattığın şey senden büyük olamaz. Resim ressamın kendisinden daha büyük olamaz ve şiir şairden büyük olamaz. Senin şarkın senden küçük kalmaya mahkûmdur.

Şayet mutluluğu uygularsan sen tüm aptallıklarınla, tüm ego oyunlarınla, tüm cehaletinle, zihninin tüm kaosuyla hep arkada duruyor olacaksın. Bu kaotik zihinle bir kozmos yaratamazsın, zarafet yaratamazsın. Zarafet her zaman öte taraftan iner; o çok büyük bir itimatla, eksiksiz bir teslimiyet içerisinde bir armağan olarak kabul edilmelidir. Hakiki mutluluk bir bırakmışlık hali içindeyken gerçekleşir.



KENDİNE İNCİNEBİLİR OLMA İZNİ VER

Lao Tzu diyor ki:
Bir insan, doğduğunda yumuşak ve güçsüzdür; öldüğünde, sert ve bükülmez. Bitkiler canlıyken yumuşak ve esnektir; öldüklerinde sert ve kuru. Bu yüzden sertlik ve bükülmezlik, ölümün yoldaşlarıdır, yumuşaklık ve narinlik hayatın yoldaşları.

Bu yüzden; bir ordu sertleşince savaşı kaybeder. Bir ağaç sertleşince kesilir. Büyük ve güçlüler aşağıya aittir. Narin ve güçsüzler yukarıya.


Hayat bir nehirdir, bir akıştır, başlangıcı ve sonu olmayan bir sürekliliktir. Bir yere gitmez, her zaman oradadır. Bir yerden başka bir yere gitmiyor, daima buradan buraya geliyor. Hayat için tek zaman şimdi ve tek yer burası. Varma çabası yok varılacak bir şey yok. Ele geçirme çabası yok. Koruma çabası yok, çünkü kendisinden sakınılacak bir şey yok. Sadece hayat var; tek başına, tamamen tek başına; tek başınalığında güzel, tek başınalığında ihtişamlı.

Hayatı iki türlü yaşayabilirsin: Onunla akabilirsin; o zaman sen de ihtişamlısın; bir zarafetin var, şiddetsizliğin zarafeti; kavgan yok, mücadelen yok. O zaman güzelsin; çocuksu, çiçeksi, yumuşak, narin, çürümemiş. Eğer hayatla akıyorsan dindarsın. Lao Tzu için ya da benim için dindarlığın anlamı bu.


Sıradan anlamıyla din hayatla ya da Tanrı'yla bir mücadeledir. Sıradan anlamıyla dinde, Tanrı hedeftir, hayat da reddedilmesi ve savaşılması gereken bir şeydir. Hayatın feda edilmesi, Tanrı'nın da elde edilmesi gerekir. Bu sıradan anlamıyla din, din değildir. Sıradan anlamıyla bu din, sadece sıradan, şiddet dolu, saldırgan zihnin parçasıdır.
….

Var olmanın bir yolu daha var; aslında tek yolu bu çünkü savaşma yolu, var olma yolu değil. Diğer yol nehirle birlikte akmak, onunla öylesine birlikte akmak ki, artık ayrı olduğunu ve onunla aktığını hissetmemek. Hayır, onun parçası olmak; sadece parçası olmak da değil, içine gömülmek; artık nehir oldun ayrılık yok. Savaşmadığın zaman hayat olursun. Savaşmadığın zaman büyüdün, sonsuzluk oldun. Doğuda bu durum; teslimiyet, güven olarak bilinir; shraddha dediğimiz şey, hayata güvenmek. Kendi bireysel zihnine değil, bütüne güvenmek. Parçaya değil bütüne güvenmek. Zihne değil varoluşa güvenmek. Teslim olduğun zaman bir anda yumuşarsın; çünkü sert olmaya ihtiyaç kalmaz. Savaşmıyorsun, düşmanlık yok. Korumaya gerek yok, güvenli olma arzusu yok, zaten hayatla birsin.

Ve hayat zaten güvenli! Sadece bireysel egolar güvensiz; onların korunmaya ihtiyacı var, güvenliğe ihtiyacı var, zırh giymeye ihtiyacı var. Korku içindeler, sürekli titreme halinde; bu durumda nasıl yaşanır? Çaresizlik ve endişeyle yaşanır; yaşanamaz. Bütün neşe kaybolur; burada olmanın saf neşesi ve gerçekten saf neşe bu. Sebebi yok; sadece öyle çünkü sen varsın, içinden yükseliyor bu çünkü sen varsın. Sen bir kere açıldın mı, hayatla akmaya başladın mı, içinden hiç sebepsiz sürekli neşe yükselir! Hissetmeye başlarsın ki, var olmak, mutlu olmaktır.

Go to Top of Page

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 28/05/2011 :  23:48:17  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
quote:
Zerzivi;

İnsan bu aşamaya gelene kadar inatla direnç gösteriyorsa, zıttını kendine çekiyor. Güven ve teslimiyete direndikçe yaşam kişiye en ağır şekilde durumları yaşatarak (ki bunu kişi kendi kendine çeker) çaresiz bırakıp o noktada teslimiyeti öğretir. Eninde sonunda her varlık,her canlı yada her zerre bunu er yada geç öğrenecektir.



Evet yani,eninde sonunda öğreneceğimiz şey bu...eğer kendi irademizle,teslimiyeti hayata geçirirsek, "bilge" insan oluyoruz...yok eğer,direniyor ve öğrenme sürecini zora sokuyorsak,o zaman,en acı zor deneyimlere kapı açmış oluyoruz hayatlarımızda...

yalnız acı deneyimler sadece direnenler için değil...bir çok peygamber olsun,aydınlanmış insan olsun vardır ki,hayatları hep zor ve acılarla dolu geçmiştir..(en meşhuru da isa)...hayat bir yerde de, katlanabilecek olan kişiye bu acıları yaşatıyor olabilir....

hangisi daha doğru acaba?

belki ikisi de değil...belki ikisi de aynı anda doğru.
Go to Top of Page

zer-zivi
Elmas

Turkey
953 Posts

Posted - 29/05/2011 :  14:30:44  Show Profile  Reply with Quote
İkiside doğru. Peygamberler bile öğrenmek ve öğretmek için buraya gelirler. Bir konuda ne zaman öğrenme ve öğretme tamamlanır o zaman katalizör durumlar ortadan kalkar ve daha başka derslerin öğrenilmesi ve öğretilmesi için yeni deneyimler yaşanmaya başlanır.



Go to Top of Page

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 30/05/2011 :  00:40:40  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
Birden fazla konu mu var acaba zerzivi?

yoksa bir tane öğrenilecek konu ama bu konuyu öğrenememenin milyar çeşit yolu mu var?
Go to Top of Page

zer-zivi
Elmas

Turkey
953 Posts

Posted - 30/05/2011 :  01:03:36  Show Profile  Reply with Quote
Öğrenilecek tek şey "Bir" lik. Ama onu öğrenmenin sonsuz yolları var. Bir'liğin frekansı pek çok duygunun,düşüncenin toplamı.

Hoşgörü,anlayış,paylaşım,güven,teslimiyet,merhamet,şefkat,adalet vs. olguları hakkıyla idrak etmek,hissetmek ve Birlik frekansıyla titreşime geçmek.

Amaç zaten bu frekansı tutturmak ve bu frekansta kalmak. Her olguda öğrendiğimiz derslerden notları toplayarak bu frekansa ulaşmak başka ne olabilir ki.
Go to Top of Page

zer-zivi
Elmas

Turkey
953 Posts

Posted - 30/05/2011 :  01:13:22  Show Profile  Reply with Quote
İnsanların hoşgörüsü,paylaşımı,anlayışı,merhameti,şefkati,güveni,adaleti,teslimiyeti vs hepsi birbirniden farklılık arz ediyor mesela.

Kimi sadece kendine güvenir,kimi sadece yakınlarına merhamet eder,kimi yakınlarına adil davranır,kimi sadece yakınlarıyla paylaşır. Amaç bu olguları kayıtsız şartsız (kendimiz dahil) herkes için geçerli kılmak. Sadece kendimize yada yakınlarımıza hoşgörüyü başardıysak bu eksik olduğundan bu durum bu kez, dış dünyadan bunu deneyimlemek için başka katalizörlerin devreye girmesine neden olur. Tanrı nabzımıza göre şerbet vermekte. En yakınımızı affedemezken yada kendimizi affedemezken başkasını affetmek mümkünmü?

En iyisi bu tüm olhuları derinlemesine irdeleyip çözmek.Çözmek yetmiyor tabi bu mutlaka bir sınava tabi tutulacaktır.Çünkü yaşamadan hiç bir şey idrak edilmiyor. Ama yaşadığımız an direnç göstermeden dersimizi iyi idrak edersek sorun çözülür.

Edited by - zer-zivi on 30/05/2011 01:15:00
Go to Top of Page

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 30/05/2011 :  16:25:48  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
Bence katmanları birbirinden ayırabilmek önemli bir ayrıntı olabilir. Telimiyet,katmanların ayrışmasını (birbirlerinden ayırt edilebilmelerini) anlamayı sağlıyor.

mesela,bir bağlamanın ,onu örten taşınmasını sağlayan,şekli kendisine benzeyen bir kabı,örtüsü vardır...dikkatli olmayınca,örtüyü bağlamanın kendisi sanabiliyoruz..(çünkü şekilleri çok benziyor)hayat da böyle işte,katman katman...şekillerin arkasında,şekillerin "sakladığı" başka bir şey var sanki...(kabının bağlamayı saklaması gibi).
Go to Top of Page

zer-zivi
Elmas

Turkey
953 Posts

Posted - 31/05/2011 :  14:59:11  Show Profile  Reply with Quote
Lezzetli bir yemek için pekçok malzeme gerekir.Pişirmek için bir kap,çeçişitli tatlarda malzeme, ve katalizörlük yapabilecek ateş.Bütün malzemeler bir araya geldiğinde tek bir parçanın lezzetini yansıtmaz.Hepsi Tek bir lezzet ortaya çıkartır. Yaşamda böyle...

Malzemenin her biri "gerçeğin sadece bir parçasını" temsil ediyor,tek başına tek bir gerçeği değil,hepsi birden tek bir gerçeği meydana getiriyor. Bizim yanılgımız sadece "Tek gerçeğin" sadece bir parçasını baz alıp "Tek bir gerçek" sanmak...

Edited by - zer-zivi on 31/05/2011 15:00:38
Go to Top of Page

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 06/06/2011 :  12:50:29  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
Kendiliğindenlik,teslim olmuş insanın (gören),dünyada gördüğü şey…(görülen)
Gören ve görülen aynı…gören,isyankarsa,gördüğü de,hep bir direniş olacaktır…
Peki hangisi daha doğru?
İşte burada,deneme yanılma yöntemi ortaya çıkıyor. İkisini de deniyoruz. Hangisi daha uygun geliyorsa (gerçeğe uyuyorsa) onu benimsiyoruz.

Denemeden olmuyor ama. Salt bir düşünce olarak,ikisinden birini daha doğru bulmak imkansız.
Go to Top of Page

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 06/06/2011 :  14:50:28  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
Martıları Seven Adam OSHO

...ve onlar niçin kendisiyle oynamayı kestiler

Mutluluk peşinde koşmanın yararsızlığı ile ilgili bir öykü

DENİZ KENARINDA YAŞAYAN VE MARTILARI SEVEN BİR ADAM VARDI.
HER SABAH DENİZE İNİP MARTILARLA DOLAŞIRDI. YANINA SAYILAMAYACAK KADAR ÇOK,
YÜZLERCE KUŞ GELİRDİ.
BİR GÜN BABASI ONA DEDİ Kİ, 'MARTILARIN SENİNLE DOLAŞMAYA GELDİKLERİNİ DUYUYORUM
- BİRKAÇINI BANA GETİR DE OYNAYAYIM.' ERTESİ GÜN, DENİZ KIYISINA GİTTİĞİNDE, MARTILAR BAŞININ ÜSTÜNDE TURLADILAR AMA AŞAĞI İNİP YANINA GELMEDİLER.


Martılar senin aklından neler geçtiğini bilemezler ama etrafa yaydığın titreşimleri anlayabilirler ve sen devamlı bu titreşimleri yaymaktasın. Adeta kesintisiz bir titreşim yayını yapıyorsun.

Kalbinde her ne oluyorsa, bu göle atılan taş etkisi yaratıyor: dalgalar yükseliyor, ve çoğalıp duruyorlar - ta öbür kıyıya, her yere yayılana dek devam edecekler. İçinde bir duygu yükseliyor; birdenbire varlığının gölüne bir taş atılıyor. İçinde bir fikir doğuyor - dalgalar oluşuyor. Her yana yayılıyorlar. Bu martılar babanın oğluna tam olarak neler dediğini bilemezler, çünkü insanın lisanından anlamıyorlar. Neler olduğundan haberleri yok, ama yine de adamın aynı adam olmadığını biliyorlar işte. Yerine başka birisi gelmiş, bir yabancı, eski dostları değil. Şimdi bir fikirle burada. Fikir meçhul, ama tüm bedeninde artık o kendini bırakma hali yok. Yapmak adına bir fikri, planı, arzusu var. Martıların yanında kendilerini rahat hissettikleri o gevşemiş haldeki adam değil artık.

Ve işte tüm yaşamın sırrı da burada: sadece martılar değil, mutluluk, meditasyon, coşku için de geçerli - hepsi sana kendini bıraktığında, dostça bir tavır aldığında, varoluşa karşı sevgi dolu olduğunda gelirler. Kalbindeysen gelirler. Onları iknaya çalışırsan, ve mutluluğun peşinde koşulması gereken bir hak olduğunu sanırsan, mutluluğun martılarının artık yanına inmediklerini görürsün. Başının üzerinde dolanırlar ama asla seninle oynamaya, hareket etmeye, hoplayıp zıplamaya gelmezler! Hayır, asla seninle bütünleşmeyeceklerdir. Varlığına inmeyeceklerdir.

Evet, mutluluk bir martıdır. Meditasyon da bir martıdır. Coşku da öyle. Varoluş sadece kendini bırakmayı anlar. Eğer kendini bırakırsan elde edersin. Bu varoluşun sana verebildiklerini elde edersin - ve o sana sonsuz lütuflar, sonsuz kutsama bahşeder. Sana tam bir tatmin sağlayabilir. Sen de bir buda olabilirsin.

Varoluş vermeye hazır, ama sen almaya hazır değilsin, çünkü onu nasıl kaparım şeklinde düşünüyorsun. Varoluş sana armağanlar sunuyor; onları kapamazsın, fethedemezsin, elde edemezsin. Teslim ol, lütfen. Lütfen, kendini koyver gitsin.

Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 07/06/2011 :  05:11:41  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
...(çok güçlü bir hayal kurma eğilimim var ve bu eğilimi doğru bir şekilde nasıl kullanabileceğimi bulabilmiş değilim...bu önemli bir sorun olabilir. çünkü ne zaman hayal kurma eğilimime müdahale etsem olumlu sonuçlar alıyorum...ama sonra eğilim daha güçlü bir şekilde karşıma çıkıyor ve ben yine yıkılıyorum...burdaki olay nedir anlayabilmiş değilim...)
--------------------

Çok güçlü bir hayal kurma eğilimin varsa eğer , bunu , birşeyleri kendi isteğin doğrultusunda kullanablirsin. Astrolojide hayal kurma gücünün güçlü olması , 12.ev ile açıklanır. Muhtemelen ya akrep burcusun ya da akrep burcu veya onun açıları veya bu hayatta çalıştığın alanlardan bu evin etkisi haritanda güçlü. Yani ben öyle zannediyorum. Ve bu , su grubunun etkisi demektir. Su ise, hayal gücünün yoğunluğu demektir ama su grupları içinde en fazlası , neptün etkisidir. Astroloji dilini bırakayım.

Hayal kurma eğilimine müdahele ettiğinde olumlu sonuçlar alıyorsan , bu olumlu sonuçların, neye ve göre olumlu olduğunu düşünebilirsin bence. Yani , olumlu sonuçlar dediğin şey nedir? Ne oluyor da sen olumlu sonuçlar aldığını düşünüyorsun?

Bir zaman sonra , bu hayal kurma eğilimin daha güçlü bir biçimde ortaya çıkıyorsa, bunun açıklaması bence şu olabilir.

Bir değişim dönüşüm aşamasında , bilinçaltı eskiyi arar, değişmek istemez çünkü o herşeyiyle , önceden beri olana alışmış, kendini şartlandırmıştır. Yeni olanı istemez ve direnç geliştirir. Aslında ben buna benzer birşeyi bir yerlerde çok önceden örneklemiştim sanırım. Değişim süreci içinde , geri dönüşler sırasında , "bu değişimin bir parçası ve bu ,ilerlediğimin işareti "dersen ve geri dönüşlerden ötürü kendine veya olana kızmak/üzülmek vs.. gibi duygular geliştirmezsen eğer, çok daha kolay değişebilirisin. Benim bilgim ve deneyimim bu yönde.

Şöyle düşün. Bilinçaltı , aslında herşeye asıl egemen olandır ve o asla zorlamayla değiştirilemez. Teslimiyete sıklıkla vurgu yapıyorsun, her zaman ,bu sözcük altında olmasa da. Bunu böyle düşün. Ve bilinçaltını değiştirmek için , çok güçlü bir çaba gerekiyor olabilirbaşlangıçta çünkü o kökleşmiştir.

Hayal kurma eğilimine müdahele etmek/ bu noktada değişmek istiyorsan eğer, şimdi nerede olduğunu anımsamadığım bir örneği yazayım.

Çok fazla düşünürken bir şey hakkında , o şeyi yapmamak için nedenler bulabililiriz Babam , korkuyla yaşamak yerine , korkusuzca ölmeliyiz ;prensibiyle yaşayan biriydi, yaşamım boyunca tanıdığım veya bildiğim hiçbir insan da babamdaki kadar cesaret yoktu. O , bu cesarete nasıl sahip olabiliyordu? Kaybedecek birşeyi olmayan biri değildi ki kaybedecek birşeyi olmayanların cesaretine ve korkusuzluğuna sahip olsun.

Onun sırrı bence biryerde de şu idi. Babam asla, kendisini çeldirecek düşüncelerin ,aklını çelmesine izin verecek kadar düşünmezdi. Fazlasıyla düşünen insan , yapmayı istediği şeyi yapmamak için bahaneler bulabilecek kadar zamana sahip olan insandır.

Eğer hayal kurma eğiliminin doğru olamdığına inanıyorsan , ona müdahele etme. Teslimiyet der iken , onun tam aksi olan birşeyi yani müdaheleyi kullanma derim ben.

Hayal kurma eğilimin kendini ortaya çıkardığı an , o hayal kurma durumunun olmaması gerektiğini düşünmeden , "hiç düşünmeden" , ne yapman gerektiğine inanıyorsan onu yap, en azından dene.

Edited by - pandora76 on 07/06/2011 05:52:06
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 07/06/2011 :  05:30:19  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
ne zaman hayal kurma eğilimime müdahale etsem olumlu sonuçlar alıyorum...ama sonra eğilim daha güçlü bir şekilde karşıma çıkıyor ve ben yine yıkılıyorum
--------

Sen ne kadar bir eğilimine karşı dirençle müdahele edersen , o da o kadar güçlü bir direnç göstererek kendini ortaya koyar. Bunun, teslim olmamaktan gelen birşey olduğunu düşünmüyorum.

Mesela bir telkin örneği seç kendine. Şu şu noktada değişmek için telkin ver kendin düzenli olarak. Bilinçaltına in , o kendini öyle ortaya koyacak ki dirençle, şaşırıp kalacaksın ama eğer o güçlü değişim alamasını aşabilecek kadar çalışabilirsen , o sınırı geçersen , istediğin yöne kayacaksın.

Yani bunun teslimiyetle bir alakası yok , bak buna eminim, ne yönde değişmek stersen , o yönde değişme hakkına ve olanaklarına sahipsin ve hayal kurma eğiliminin aksi yönde değişmeye çalışman , bir nevi teslim olmamak gibi birşeyden gelen olumsuz sonuçlar doğurmayacaktır , olumsuz sonuçlar , değişimin yarattığı gerilim , şaşkınlıktır. Buna emin bir dille konuşmamaın nedeni, emin olmam, bunları , bilginin yanısıra ,deneyimlerimle söylüyorum ayrıca.
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 07/06/2011 :  05:43:14  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
Hayal kurma eğilimini nasıl doğru kullanabilirsin.

Hayal kurma eğilimini, aşırı denecek kadar hayal kurmama eğilimi geliştirmek için için kullanabilirsin belki de. Yani, hayalin, "hayal kurmayan "biri değildir (çünkü hayal kurmayan biri olmayı hayal edersen , hayal kurmayı da hayal etmiş olabilirsin bu durumda) .

Hayal kurmasaydın, nasıl biri olurdun? Onu hayal edersen(kendi içinde hayal kurmayan birine dair hayalleri hayal etmezsen yani) , hayal kurmayan kişiyi yaratmaya başlayabilirsin bence.

Ya da şöyle diyeyim .

"Hayal kurmayan biri ol"...

desem sana aklına ilk ne gelir? "Hayal kurmak".
Ben sana hayal kurma ;dediğim an, sen hayal kurduğunu hatırlarsın ve dikkatin ona çekilir yani aslında "istemediğin" şeyi "düşünürsün"ve onu yaratırsın.
Şunun gibi.

Hastalığı düşünme ;dersem, senin aklına hastalık gelir çünkü düşünmemen gereken şey hastalıktır ve ben sana neyi düşünmemen gerektiğini söyleyince , neyi düşünmemen gerektiğini düşünürsün.

Edited by - pandora76 on 07/06/2011 05:46:25
Go to Top of Page

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 07/06/2011 :  21:19:24  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
İlgin ve tavsiyelerin için çok teşekkür ederim pandora...Ben balık burcuyum bu arada...

Ben ve hayal kurmak arasındaki ilişki,bir insanın uyuşturucuya bağımlı olması gibi bir şey..:)..ben hayal kurma bağımlısıyım diyebilirim. Nasıl ki,uyuştucuyu bırakan kişinin hayatı daha iyi olur (ilk başta değil ama bağımlılıktan kurtulmak çok zorlu ve irade gerektiren bir süreç) benimkisi de o hesap,hayal kurmayı bırakınca, daha iyi oluyorum...en basitinden,hayal kurmak,yaşam enerjimi tüketiyor...yaşama isteğimi azaltıyor...gerçek olana dair ilgimi yitiriyorum...(tabii ben en uç noktaları anlatıyorum...şu anda da bağımlıyım ama hayat kalitemi o kadar da düşürmüyor...ama yine de düşürüyor tabii)

Hayal kurmayan biri olsaydım, Buda olurdum...:)...evet bu böyle,çünkü tüm ortalama insanlar hayal kurar...hayatın kendisi bir hayaldir zaten...ben kendi kendimdeki ikiliği tam bu noktada tespit ediyorum işte: yani,hali hazırda hayal olan hayatıma karşı ilgisizliğim ile ikinci alternatif,hayali bir dünya yaratmayı tercih ediyorum...ama bu nokta çok daha karmaşık bir nokta...hayal kurmaktan tamamiyle vazgeçebilmek demek, tam anlamıyla aydınlanmış olmak demek...budalar hayal kurmaz...maharaj hayal kurmaz ama bizler hayaller (perdeler) aracılığıyla hayatlarımızı yaşamaktayız...yani,öyle bir "hastalığım" var ki tek çıkış yolum "gerçek" olmak...:)...

şöyle düşün;alkolik olmayan bir insan,içki içerse sorun olmaz...o alkole bağımlı değildir çünkü..ama alkolü bırakmış bir alkoliğin arada sırada bir küçük bardak bir şeyler içmesi,onu tekrar eski alkolik haline döndürebilir...işte bende de böyle oluyor. hayal kurmamayı başardığım dönemlerden, arada sırada da olsa biraz biraz hayal kurma kaçamakları yapıyorum ve böylece de alkolü bırakmış insanın içkiye tekrar başlaması gibi,bağımlılığım nüksediyor...

Hayal kurmakla didişmiyorum..mücadele etmiyorum...bunların yanlış tavırlar olduğunu deneyimlerimden biliyorum. Amma velakin,şunu da deneyimlerimden biliyorum ki,teslim olmak denilen tavır, (hayata ,kendiliğindenliğe teslim olmak,şimdide yaşamak) hayal kurmanın en etkili panzehiri...(zaten osho da bu yüzden,aydınlanmış insanın hayal kurmadığından bahseder).


quote:
Pandora;
Onun sırrı bence biryerde de şu idi. Babam asla, kendisini çeldirecek düşüncelerin ,aklını çelmesine izin verecek kadar düşünmezdi. Fazlasıyla düşünen insan , yapmayı istediği şeyi yapmamak için bahaneler bulabilecek kadar zamana sahip olan insandır.


Bence baban,kendini çeldirecek düşüncelere izin vermemekle,teslim olmak tavrını uygulamaya geçirmiş oluyor zaten.



Hayal kurmanın faydaları var mı? vardır belki de...adı üstünde, hayal başlı başına bir güç...ve bu güç,rüya görme gücü gibi bir şey...

Telkin konusunda,tam olarak ne demek istediğinden emin değilim..benim kendime yaptığım telkin,teslim olmak ile ilgili. hayata güvenmeyi telkin ediyorum kendime...yani hayat,bana bahşedilmiş bir lütuf..ben onu kazanmadım...kazanamam da...yaşamak basittir aslında, "verileni kabul etmek"...hayat bana verildi ve ben bana verileni kabul ederek yaşamış oluyorum.bunu yapamadığım zamanlarda da yaşamak anlamsız bir yüke dönüşüyor...o yüzden ben,verileni kabul etmek ve "giden"e değil "gelen"e odaklanmak için kendime telkinde bulunuyorum.çünkü hayat her bir anda tekrar tekrar bana verilen bahşedilen bir şey...
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 09/06/2011 :  02:47:12  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
Rica ederim , eğer yardımım olmuşsa , bu beni mutlu eder ama olmadı sanırım.

Diyorsun ki ortalama insan hayal kurar , ben de düşünüyorum ki, gerilim olmadan kolayca gelişim olmaz. Şunun gibi.

Baklavayı o kadar çok yersin ki, artık baklava yemek istemezsin.
Sen o kadar çok hayal kurarsın ki, artık hayal kurmayan o gerçeğin ta kendisi olursun çünkü tüm hayalleri kurmuşsundur ve artık hepsini aldığında , almak isteyebileceğin birşey kalmamıştır.

Hayaller biter , gerçek kalır.

Bir zamanlar aklımı bir şeye takmıştım. Bu beyaz renk , nasıl 7 renge ayrılıyor, sınır nedir;diyordum habire.
Bildiğim bir şey varsa o da en üst sınıra gelenin , o şeyi en uç noktası ile yaşamakta olduğu.

Yani Ra'nın deyimiyle " birşey ergeç kendisinde olmayanı çağırır"gibi birşeyi düşün. İnsan o kadar uca gelir ki, kendisinde olmayanı arar çünkü "eksikliğini/yarım kalan yanını", uç noktaya gelişinden ötürü daha çok hisseder. Ben böyle bakıyorum buna ve denge denilen şeyin bununla alakası olduğunu düşünüyorum.


Edited by - pandora76 on 09/06/2011 04:14:12
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 09/06/2011 :  03:04:18  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
Mesela İsa ..O merhamette en üst sınıra değin kendisini geliştirdi, her merhamet dersinde en üst sınıra gelenin ölmesi gerektiğine inanmıyorum ama onun planı bu idi. O , diğerlerinin de göreceği bir ölümü seçti çünkü bunun bir ayrıca anlamı vardı.

Balık burcu , sudan gelr ve suda belirsizlik hakimdir. Suyun içine o sınırları çizmezsin çünkü ve sen , teslimiyete dair fazlasıyla vurgu yapıyorsun çünkü benim anladığım kadarıyla , o sınırların olmadığı alana özlem duyuyorsun.

İsa sınırları çizmedi(ben ve sen arasındaki çizgi ve belki de denge) ve sınırları olmadığı için, diğerleri onu öldürdüler. O kadar sınırsız idi ki, belki de sınırları çizmeyi öğrenmesi gerekti en sonunda . Onu çağıranlar , onun ölümünü , kendi konumlarını korumak için istediler. Aralarına sonradan giren birinin , kendilerinden daha etkili olması onlarda kıskançlık duygusu yarattı. İsa' nın suçu buydu ve o bu yüzden masumdu.

Ona değinmemin nedeni , teslimiyet konusunu örneklemek, belki de o buna iyi bir örnek. Ben teslimiyetin illa ki ölüm olduğuna kesinlikle inanmıyorum , sen böyle diyorsun demiyorum yanlış anlama.
Genel olarak aklıma gelen şeylere dayanarak söylüyorum bunu.

İsa , bir şekilde önceden belirlediği planı biliyordu ve o bunu kabul etti, ona "teslim "oldu.
Baba, senin istediğin olsun..sözleri bence buna işaretti belki de.

Edited by - pandora76 on 09/06/2011 04:16:00
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 09/06/2011 :  03:17:11  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
Telkin konusunda,tam olarak ne demek istediğinden emin değilim..benim kendime yaptığım telkin,teslim olmak ile ilgili. hayata güvenmeyi telkin ediyorum kendime...yani hayat,bana bahşedilmiş bir lütuf..ben onu kazanmadım...kazanamam da...yaşamak basittir aslında, "verileni kabul etmek"...hayat bana verildi ve ben bana verileni kabul ederek yaşamış oluyorum.bunu yapamadığım zamanlarda da yaşamak anlamsız bir yüke dönüşüyor...o yüzden ben,verileni kabul etmek ve "giden"e değil "gelen"e odaklanmak için kendime telkinde bulunuyorum.çünkü hayat her bir anda tekrar tekrar bana verilen bahşedilen bir şey...
---------

Ben telkini , hayal kurmaktansa , hayal kurmamaya dair düşünerek yazmıştım aslında.

Hayat bana bahşedilmiş bir lütuf diyorsun..Afedersin ama, bu lütfu sana bahşeden kim? Madem ki herşeyin nedeni, varoluşun kaynağı sensin..Senden ayrı kim sana neyi ve nasıl bahşetmiş?

Hegel geldi aklıma.. İlginç şeyler demiş. Zihne dair söylemleri oldukça ilgi çekici gelmişti bana ama Maharaj da ilginç şeyler söylemiş bence.

Mesela Tanrı kendini bile bilmez, siz kendinizi deneyimlediğinizde , tanrı da kendini deneyimler ;gibi birşey demiş.

O sözleri okurken akıma birşey düştü. Ple'ler..
Bu kadar mı tutar bu sözler birbirini.
Herşey birbirini tamamlar gibiydi.

Tanrı kendini arayıp duruyor ve ben kendimi deneyimlediğim an, Tanrı da kendini deneyimliyor niye? Çünkü ben , kendinin tanrı olduğunu bilmeyen ama tanrı gibi yaratan biriyim..Çocukken oynadığım o "tersten söyle ve olsun" ;oyununu anımsıyorum.
Bu şey, eğer ki sadece bir çocuğun oynadığı oyundu, nasıl olur da , beni bu oyunun sürekli olarak doğru sonuçlar verdiğine inanacak kadar tekrar tekrar , dileğim gerçek oluyordu;diyorum kendime..
Artık herşeyi hatırlıyorum.

Resme dışarıdan bakan biriymişcesine , dilediğim herşeyi yenideh yaratabildiğimi. Yıllar sonra Maharaj'ın sözlerini okuduğum zaman , küçük bir çocukken , birşey bilmeden bunu kendi kendiliğinden nasıl yaptığımı da hatırlıyoruum, maharaj "herşeyin dışına çıkmadıkça o şeyi değiştiremezsiniz"gibi birşey demişti ve ben çocukken tam da bunu yapıyordum. Herşeyin içinde olduğu kadar, dışındaymışım gibi imgeliyordum ve ne istersem onu çiziyordum.

Yakında böyle giderse , bu sıradışı şeylerde sonuca varamamaktan ötürü bana birşeyler olacak gibi geliyor ama , bakalım ne olacak, onu bilmiyorum.

Sana birşey sorucam , sen arzularını reddediyor musun? Yani , arzulamamalıyım;diyerek kendine, onları itelediğin oluyor mu?

Edited by - pandora76 on 09/06/2011 04:17:54
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 09/06/2011 :  03:39:45  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
Bence baban,kendini çeldirecek düşüncelere izin vermemekle,teslim olmak tavrını uygulamaya geçirmiş oluyor zaten.

Bir açıdan doğru bir yorum. Babam asla "çeldiricilere teslim olmadı" ama öte yandan , tanıdığım en "mücadeleci "insandı. Belki de babam "mücadeleye teslim olmuştur".

O , onlarca inasnın başında yürür, ölüme filan da aldırış etmezdi. Tam olarak söylemek istediğim şey, yazdığım bu şey. O ölümden biraz olsun korkmazdı, çocukları olmasına rağmen ama öte yandan çocuklarına çok önem veren biriydi. E bu nasıl oluyor peki?
Babama sormayı ben de isterim aslında bazen sorarımda ama o bile tam olarak cevabı bilmiyor sanırım .

Babam düşünmezdi ,hatırladığım bu. Şöyle düşün.

Mesela Bungee jumping yapıcaksın, normalde yapabilir mi insan? Biraz düşünsene , kırk tane olasılık gelecek aklına ama eğer düşünmezsen "oradan düşmenin yaratacağı heyecanı istiyorum"der ve atlarsan , bunu yapabilirsin. Babam da böyle bir adamdı sağlığında, düşünmezdi asla, hatırladığım kadarıyla.

Teslimiyettede, belki de çok fazla düşünüyor olabiliriz. Yani ben düşünüyorum ve düşününce kırk tane olasılık sıralıyorum.

-Daha gerçekleşmesini istediğim hayallerim var.
-Ölürsem çocuğum da olmaz.
-Hayat güzel, şu çiçeklerin kokusunu nasıl duyabilirim buradan gidersem.
vs....

Secretdream..
Buna eylem yasası demiş biri..Hiç düşünme ve o rüyandaki kız gibi korkusuzca uç, kendi gerçeğine teslim ol. Çünkü bunu yapabildiğin vakit , ben de çocukken yapabildiğim o şeyi yapabiliyor olucam veya tersi, ben yapabildiğim zaman , sen de o kız gibi uçabileceksin . Duygusallıkla söylediğim birşey değil bu , buna gerçekten inanarak yazıyorum. Seni yüreklendirirken , aslında kendimi yüreklendiriyorum, belki bencilce bulacaksın bunu ama, aslında kendimi yüreklendirmek için sana bunları yazıyorum.
Yeniden o çocuk olmak istiyorum. Senin rüyanda gördüğün o uçabilen küçük kız gibi, bende küçük bir kız iken ,dileğimin tersini söyleyerek dilediğimin olacağına inanıyordum.

Yemanjanın rüyasında gördüğü çocuk geldi aklıma, iyi mi.

Edited by - pandora76 on 09/06/2011 04:20:06
Go to Top of Page

Yemanja
Gezgin

0 Posts

Posted - 09/06/2011 :  17:33:30  Show Profile  Reply with Quote
Üniversitede okuduğum yıllar… Çalışma masamın kitaplığında yabancı bir kitap gözüme çarptı. Kitabı elime alıp kapağını inceledim, o an için pek ilgimi çekmedi. Nerden gelmiş olabileceğini soruşturmak bile gelmedi aklıma, unuttum.

Elime geçen parayı kitap ve kasetlere yatırdığım yıllardı, o kitap sinirime dokunuyordu. Sürekli gözüme çarpıyor, nedense okumak da içimden gelmiyordu. Bir gün kız kardeşlerime sordum. Küçük kız kardeşim getirmişti o kitabı ve ben sorana dek aklına bile gelmemişti; üstelik kendisine kimin, neden verdiğini hatırlayamıyordu.

Böylece, iki sene kadar yattı kitaplıkta. Şikâyet etmeden zamanını bekliyordu: Bir akşam elime aldım ve bitirmeden okumayı bırakamadım. O kitap “Puslu Kıtalar Atlası” idi.

Bir yerlere kitap hakkında şöyle bir şeyler yazmıştım: “Kimseler bilmezdi önceleri İhsan Oktay Anar’ı. Kitapları; tadı damağında kalan kitapseverler arasında elden ele dolaşır ve/veya bir şekilde bulurdu sizi.”

Anar’ın kitapları gibi içindeki öyküleri de kişilerin, nesnelerin izini sürer:

“Arap İhsan, rastgele bir sayfayı açarak Kubelik’in önüne koydu ve ondan birkaç satırı tercüme etmesini istedi. Kendisine gösterilen satırları defalarca okuyan Kubelik, yeterince karalama yaptıktan sonra tercümesini bir kâğıda temize çekip Arap İhsan’a verdi. Fakat meyhanede okuması yazması olanlardan hiç kimse bu kâğıda ne kadar baktıysa da bir şey anlamayı başaramadı. Elden ele dolaşan kâğıt, üç gün sonra mutfakta bulunacak ve bir dua olduğu sanılıp duvara asılacaktı. Bu duvarda yarım asır bekleyerek sararıp solduktan sonra, Kefeli’nin(meyhaneci) İspanya’ya hicret eden torunu tarafından yadigâr olarak anılıp bir kitabın arasına konacaktı.

Heyecanlı bir şövalye romanı olan bu eser, Sevilla’da, topraklarını kaybetmiş bir derebeyinin kütüphanesinde okunmadan on yıllarca bekleyecek, bir mirasyedi tarafından getirildiği İngiliz ilindeki bir mezatta otuz üç sömürge altınına müşteri bulacaktı. Basit bir şövalye romanı için bunca paraya kıyan kişi, kitabı on yedinci yaş gününü kutlayan kuzenine hediye ettiğinde, hayatın anlamını arayan delikanlı bu romanın en heyecanlı yerinde, vaktiyle Kubelik adında biri tarafından karalanan o malum kâğıdı bulacak ve bu yazıların sırrını çözmek için Öküz Geçidi’nde şarkiyyat tahsil etmeye karar verecekti. Gel gör ki otuz üçüncü yaş gününde bir aşk yüzünden intihar eden bu şarkiyatçının odasına giren yetkililer, ölümünden kimsenin sorumlu olmadığını belirten ve merhumun imzasını taşıyan sararmış kâğıdın arkasını çevirdiklerinde, Arap ve Fars harfleri kullanılarak yazılmış o malum yazılara rastlayacaklardı.

Esrarı aydınlatmak için, Bilgeliğin Yedi Sütunu adıyla nam salan bir eserin yazarına bu kâğıdı götürdüklerinde ise, bu zatın; on altı yıl önceki doğum partisine, yaşı sekseni aşmış mezatçılara, ölüm döşeğindeki mirasyediye ve Kefeli ailesinin ince hastalığa tutulmuş son erkek ferdine ulaşması kolay olmayacaktı. Uzun bir deniz yolculuğundan sonra gemisi Galata önünde demirleyecek ve o gece Kubelik’in bu garip şeyleri yazdığı meyhanenin yerine dikilen devasa binanın önünde, uzun boylu, çekik gözlü bir adamın, koltuğunun altında bir kitapla kendisini beklediğini görecekti.”

Secretdream’in kişisel sayfasına yazdığı hazine arama öyküsünün üzerine yazmak istediğim şeyler vardı. Bildiğiniz gibi Paulo Coelho’nun Simyacısı, bu öyküden hareketle yazılmıştır. Herkes düş görür ama bazıları düşlerinin işaret ettiği yolu takip eder. Bu yollara düşmek veya yolun sonuna kadar gitmek için salt inanmak yetmeyebilir. Ona vazgeçmemesi için yardım da gelir çünkü gördüğü düş, “Kişisel Menkıbesi” ‘ni gerçekleştirmesi için ona gösterilmiştir ve o bundan vazgeçmek üzeredir. (Simyacı /Çoban ile yaşlı adam arasında geçen bir diyalog)

—Peki, siz hep böyle durumlarda mı ortaya çıkarsınız?”
—Her zaman böyle değil, ama hiçbir zaman bir şey yapmaktan geri durmadım. Bazen, iyi bir fikir, bir çözüm yolu olarak göründüm. Kimi zaman, çok nazik bir anda, işleri kolaylaştıracak şekilde davrandım. Böyle şeyler işte ama çoğu insan hiçbir şeyin farkına varmadı.

Bir hafta önce bir maden arayıcısına bir taş biçiminde görünmek zorunda kaldığını anlattı. Zümrüt aramak için her şeyini terk etmişti bu adam. Beş yıl boyunca bir ırmağın kıyısında çalışmış, dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz taş kırmıştı. İşte o anda vazgeçmeyi düşünmüş, oysa zümrüdünü bulması için tek bir taş kalmıştı. Madenci, Kişisel Menkıbesi üzerine bahse girmiş bir insan olduğu için, yaşlı adam işe karışmaya karar vermiş, bir taşa dönüşüp ayaklarına yuvarlanmıştı. Başarısız geçen beş yılın öfkesiyle madenci taşı alıp uzaklara fırlatmıştı. Öyle bir hızla fırlatmıştı ki taşı başka bir taşa çarpan taş parçalanmış ve ortaya dünyanın en güzel zümrüdü çıkmıştı.

—İnsanlar yaşama nedenlerini pek çabuk öğreniyorlar, dedi, yaşlı adam gözlerinde beliren acıyla. Belki de gene aynı nedenle hemen pes ediyorlar. Ama dünyanın hali böyle işte…
Go to Top of Page

Yemanja
Gezgin

0 Posts

Posted - 09/06/2011 :  17:38:47  Show Profile  Reply with Quote
Aslında istediğim, bundan yola çıkarak başka bir öyküye yer vermekti. İhsan Oktay Anar’dan bahsetmemin nedeni buydu. Pandora’nın şu sözleri tam da bahsettiğim öyküye giriş niteliğinde sanki:

Hegel geldi aklıma… Mesela Tanrı kendini bile bilmez, siz kendinizi deneyimlediğinizde, tanrı da kendini deneyimler; gibi birşey demiş.
(…)

Tanrı kendini arayıp duruyor ve ben kendimi deneyimlediğim an, Tanrı da kendini deneyimliyor niye?


Yer vereceğim, üstadın “Efrasiyab’ın Hikâyeleri” kitabında yer alan öykülerden biri. Biraz uzunca bir öykü, Anar’ın kendi yaratımı lisanını bölmeye elim varmasa da bunu yapmak durumundayım. Önceden okuyanlar için tatlı bir geri dönüş, okumayanlar için keyifli bir yolculuk olur umarım.

“Bir zamanlar küçük bir Anadolu şehrinde, açgözlü birinin bile hemen hemen bütün ihtiyaçlarını karşılayabileceği kadar geniş, en azından üç asırlık bir çarşı vardı. (…)İşte bu çarşıda, el zanaatıyla geçinen esnafın yanı sıra bir de un, bakliyat, yağ, meyve ve sebze alım satımıyla ekmeğini kazanan tüccarların mesken tuttukları, Elem sokağı derler bir yer vardı. Özellikle yağ ve un tüccarları, göbekli, tıknaz ve kalın enseli olurlardı. Öyle ki, kısa ve kalın bacakları, sanki onların oturaklı ve tombul bedenlerini değil, ticaret gibi rizikolu bir işte daima topun ağzında olan sermayelerinin ağırlığını ve derdini yüklenirdi. Köstekli cep saati taşıyan bu adamlar ayaklarına mest giyerler, başlarında birer namaz takkesi ya da zigzaglı başlıkla dolaşırlardı. Allah dinden imandan ayırmasın, hepsi de namazında niyazında gayet sofu şahıslardı…

Gel gör ki, akşam yemeğini midelerine indirince, karınları ve gözleri doyduğundan olsa gerek, hayata bir mana bulamaz, servetlerini beyhude yere kazandıklarını düşünürlerdi. Karılarının dırdırcılığı, evlatlarının hayırsızlığı veya müzmin hastalıkların verdiği ıstırap, bedenlerindeki tokluğun etkisiyle dünyayı onlara daha da karanlık gösterir, böyle durumlarda her tüccar, servetini satıp savıp fakir fukaraya dağıtacağına yemin billâh ederek kitaba el basardı. Belki de mesleklerinin zahmeti nedeniyle bu haleti ruhiye esnaf arasında yaygın olmasına rağmen, ettikleri bu yeminleri içlerinden herhangi birini tuttuğu ne duyulmuş ne görülmüştü. Fakirlere dağıtmaya and içtikleri mal ve mülklerine galiba pek müşteri çıkmadığı için, telafi amacıyla, günde beş vakit camiye giderler, namazlarını asla sektirmez, böylece vicdanlarını bir nebze ferah tutmuş olurlardı.

(…)

Tüccarların mesken tuttukları Elem Sokağı’nda, müşteri akınının azaldığı öğle sonlarında, sıkıntıdan patlayıp usanan esnaf, genellikle tezgâhın başında pinekler, zaman ilerledikçe göz kapakları ağırlaşır, bir uyku bastırırdı. Gelgelelim uyku ile uyanıklık arasındaki bu hal ticaret erbaplarınca tehlikeli addedilirdi. Çünkü tam da bu tavşan uykusunda, fırsatı ganimet bilen aksakallı bir mübarek dedenin tüccarların rüyalarına ansızın girivermesi, onları böylece gafil avladıktan sonra, asasını tehditkâr bir şekilde sallayarak, zavallılardan mallarını mülklerini fakirlere dağıtmalarını taleb eylemesi olağan bir şeydi. Bu yüzden tüccarlar, sızdıkları takdirde kalçalarına bir çimdik atmalarını çıraklarına tembih ederlerdi. Ne var ki günlerden bir gün olan oldu; öğle vakti gerdan kebabı ve yarım tepsi kaymaklı kadayıfı mideye indirdiğinden olsa gerek, Abdülzeyyat adlı bir tüccar, nargile içerken ticarethanesinde uyuya kaldı, marpuç elinden düştü.

Abdülzeyyat rüyasında, elinde asa, sırtında harmanisiyle, aksakallı, mübarek yüzlü bir dede gördü. Sisler içinden tüccara doğru ağır ve emin adımlarla yaklaşan dedenin çok önemli, hatta vahim şeyler söylemeye hazırlandığı yüzündeki vakur ifadeden belliydi. (…) Bir iki adım kala durdu ve ruhunu okuyup tıynetini, mizacını tespit etmek istiyormuş gibi, derin, delici bakışlarıyla onu bir süzdükten sonra, gök gürültüsünü andıran davudi ve uhrevi bir sesle şunları söyledi. (Dede biraz peltekti “r” leri yuvarlıyordu.)

—Ey tüccar! Haftalarca, aylarca, yıllarca ve on yıllarca, bu dünyada günahkârların gözlerini bağlayan, onları yollarından saptıran onca nimeti bire alıp ona, yüze, bine sattın durdun. Çil çil altınları biriktirdin. Sonunda en zenginlerden bile zengin oldun. Gel gör ki gönül fakiri biri haline geldin. Heyhat! (…) Doğrusu sen, ahreti bırakıp dünya işlerine dalmakla yanlış bir iş yaptın. Çünkü senin kısmetin ticarette değil bendedir. Bu nedenle senden istediğim şey, yıllardır dişinden tırnağından artırarak biriktirdiğin servetini derhal fakir fukaraya dağıtman ve gelip Acıpayam’da beni bulman. Şimdi uyanır uyanmaz, kasandaki senetleri borçlulara karşılıksız ver, paranı ve mallarını zebuna, zelile dağıt, hemen Acıpayam’a gel ve oradaki dağa tırman. Ben, işte o dağın zirvesindeki bir münzeviyim. Yanıma gelip elimi eteğimi öp.”

Aksakallı dededen bu sözleri işiten Abdülzeyyat’ta şafak attı. Zamanında gırtlağından kısıp onca eza ve cefa ile artırdığı devasa serveti, kendini bilmez bir ihtiyarın fermanıyla heba olmak üzereydi. Bu münasebetsiz dede onun rüyasında, sermayesinin olmadığı, yıllar önce çırak olarak mesleğe yeni başladığı zamanlarda görünseydi, adamın isteğini canı gönülden kabul ederek gidip elini öper, ona müritlik edip gönlünü ve ruhunu zenginleştirir, ahret sermayesini büyütürdü. Ancak şimdi ticaretle küpünü çoktan doldurmuştu. Her şeyden öte, Abdülzeyyat kuru gürültüye pabuç bırakacak biri de değildi. Bu yüzden kendini toparladı ve dedeye şunları söyledi:

—Ey saçı sakalı ak, harmanisi pak, sözleri hak münzevi! Paramı pulumu, malımı mülkümü, zevki sefayı, dünyanın bütün nimetlerini terk edip ta Acıpayam Dağı’na, senin yanına gelip dizlerine kapanmamı, elini eteğini öpüp hayır duanı almamı istiyorsun. Peki, benim yerimde sen olsaydın ne yapardın? Dağın başında inzivaya çekilerek, tefekküre dala dala, dünya nimetlerinden habersiz, saçını sakalını ağartıp ununu eleğini asmışsın. Belin bükülmüş, dişin dökülmüş. Bak! Peltek peltek konuşuyorsun. Zaten bir ayağın çukurda. Ama vakit henüz geç sayılmaz. Dağın zirvesinde tefekkürle ziyan ettiğin onca zamandan sonra iyisi mi sen gel de kandilinin yağının giderek tükendiği şu son demlerinde, kuyruğu titretip rahmeti rahmana kavuşmadan, bir nebze zevki sefa içinde yaşa! Kısacası benim kısmetim sende değil, senin kısmetin bendedir. Hem senin kefen parası olarak kıyıda köşede biriktirdiğin üç beş kuruşun da vardır. Bana gelirken o parayı da getir; ikimiz birlikte meyhanede kerhanede yeriz.

Abdülzeyyat, mübarek bir şahsa söylenmemesi icap eden bu terbiyesizce sözleri henüz bitirmemişti ki, densizlik karşısında öfkeden küplere binen ihtiyarın dudakları gazaptan titremeye başlamış, kan beynine sıçradığı için fal taşı gibi açılan gözleri yuvalarından uğramıştı. Çileden çıkan dede, hınçtan alt dudağını ısırarak bir hamlede kaldırdığı asasını utanmaz tüccarın beynine tam indiriyordu ki, talih eseri rüya kesildi ve edepsiz, paçayı kıl payı kurtardı.

Uykusundan sıçrayarak uyanan Abdülzeyyat, heyecanı geçtikten sonra derin bir oh çekti ve şu iki günlük fani dünyadaki yegâne dayanağı ve tesellisi olan devasa servetini, mübarek dedeyi terslemek suretiyle, onu kendi silahı ile yenip adeta çoban matı ile kurtardığı için şükürler ve dualar etti. Gelgelelim, rüya pek hayırlı çıkmadığından mıdır, ertesi günü tüccarın dükkânından bet bereket kesilmiş gibiydi.(…) Allahın bir tek kulu bile dükkândan içeri adım atmadığından zavallı tüccar siftah bile edemiyordu. Nihayet üçüncü günün akşamı, deli divane olan tüccar, ticarethanesinin önüne fırladı ve kalabalığın içine dalıp önüne gelenin yakasına paçasına yapışarak, onları ısrarla dükkânına çekmeye bile yeltendi. Bir yandan da bütün malları maliyetine satacağını söylüyordu. Ancak bu durumda bile müşteriler işitmezlikten geliyordu.

(...) Gerçeği nihayet gören Abdülzeyyat’ta bet beniz attı: Yıllardır ekmek kapısı bellediği ticarethane, adının Salih olduğunu söyleyen mübarek bir ihtiyarı adamakıllı gücendirdiğinden midir, giderek yok oluyordu. Abdülzeyyat, esnaf şeyhini ziyaret etmeye, adamdan kendisini mutlak bir iflastan kurtarıp derdine derman bulmasını rica ve istirham etmeye karar verdi.

(…)Sümüğünü çeke çeke ağlayan müridinin hali içine dokunduğundan mıdır, esnaf şeyhinin de gözleri bulutlanmıştı. Hıçkırıkları ve gözyaşları diner gibi olunca müridine şunları söyledi:

—Ey Abdülzeyyat! Başına gelen felaket yüzünden şimdi ağlayıp sızlıyorsun. Ama anladığım kadarıyla sen bağışlanması çok zor bir günahın ceremesini çekmektesin. Sen işini gücünü bırakarak tembelliğe meyledip taburende güpegündüz sızıp kalmışsın. İşte bir kez daldığın bu günah uykusunda, Salih rüyanda peyda olmakla, ihtimal ki miskinliğin ve mendeburluğun nedeniyle seni cezalandırmak istemiştir. Bu yüzden iflasın da eli kulağındadır. Felaketin sorumlusu olan Salih, her ne kadar sana zulmetmiş de olsa, nihayetinde mübarek bir dededir. Er ya da geç topu atacağına göre, bana kalırsa Salih’in emrine uyup, iflas bulutu ticarethanene çökmeden servetini fakirlere dağıt ve derhal Acıpayam’a varıp onun elini eteğini öperek merhamet ve mağfiret dile. Böyle yapmazsan hem kedi yükü sermayeyle ortada kalırsın hem de yedi nesil boyunca, mübarek bir dedenin tembihine kulak asmayan bir hayırsız olarak yâd edilirsin. Hem bak, başına bu çorabı örebildiğine göre, Salih’in bazı tabiatüstü hassaları olduğu muhakkaktır. Eğer sen Acıpayam’a sözünü tutmuş biri olarak vararak onun elini ayağını öpüp sırtını bir sıvazlarsan, bakarsın herifin gönlü yumuşar da bu kez senin lehine bir tılsım mılsım yapar, eski servetine belki misliyle kavuşursun.

Go to Top of Page

Yemanja
Gezgin

0 Posts

Posted - 09/06/2011 :  17:40:07  Show Profile  Reply with Quote
Aradan birkaç gün geçtikten sonra şehrin tellalları davullarını gümbürdete gümbürdete, bütün sokaklarda kol gezip, aslında zengin bir tüccar olan Abdülzeyyat adında dert ehli, hüsniyet sahibi bir fukara babasının, gördüğü bir rüyada gayb âleminin sırrına vakıf olması sonucu, artık dünyada değil de ruh zenginliğinde karar kıldığını; işte bu nedenle varını yoğunu sefil süfelaya dağıtacağını; derdine derman ve gönlüne ferman bularak ihya olmayı arzu eden muhtaçların ve öksüzlerin, önümüzdeki mübarek Cuma namazını müteakip, cami yanındaki tekke önünde sadaka ve rızıklarını nakit olarak alabileceklerini cümle âleme duyurdular.

Aç biilaç ve fülusu ahmere muhtaç, karnı guruldayan ve meteliğe kurşun atan, cümle miskin fukara sabirinin, bu haberi işitir işitmez akılları başlarından gitti ve sevinçten düğün bayram ettiler. Nihayet sözü edilen Cuma günü, bir dilenciler ve meteliksizler ordusu şehri istila etti.
(…) Dağıtım düzeni kurulduktan sonra, bir hamalın sırtında taşıdığı para çuvalı gelince, o ana kadar ses seda etmeyen ahaliden bir “Ooooo nidası yükseldi.

Sadaka dağıtım masası önünde kuyruğa girenlerden sırası gelene, izzeti nefsi kırılmadan parası derhal ihsan ediliyor, miktar yazılıp imzası alındıktan sonra savılıyordu. Tüccarın rüyasına giren Salih’in tembihi gereği verilen sadaka, muhasebeci tarafından gider olarak deftere yazılırken, Abdülzeyyat’ın sağ omzundaki melek de boş durmuyordu. Sevapları bir bir defterine düşmekle mükellef olan bu melek fasılasız çalışırken, adamın sol omzundaki günah yazıcı melek de, artık ilham gelmediğin midir nedir, sıkıntıdan esneyip duruyordu.

Nihayet onca servet, bir kişi hariç bütün muhtaçlara dağıtıldı. Para çuvalında kala kala üç altın kalmıştı. Tüccar bu parayı çıkarıp son kişiye tam veriyordu ki, meleğin sesini sağ kulağında işitti. Melek, “Ey Abdülzeyyat, Hayırlı işlerini yazmaktan sevap defterinde artık boş sayfa kalmamıştır. Sen kalkıp o üç altını bu muhtaca ihsan eylersen sevabını deftere düşemeyeceğim. İyisi mi sen üç altını koynunda bir yere sıkıştır; bakarsın ilerde bir gün lazım olur,” diyordu.

Abdülzeyyat denileni yapıp adama sadakasını vermedi. Gelgelelim bu davranışa enikonu içerleyen adam, burnundan soluyarak “O üç altını koynuna sakladığını gördüm ey pinti adam. Sana muhtaç olduğum halde beni eli boş çevirdin. Yaptığın bu kötülüğü asla unutmayacağım. Bu yüzden sana beddua ediyorum işte: Muhtaç olduğun kişiyi asla ve asla bulamayasın! Hayatın onu aramakla geçsin!” deyiverdi. Bedduayı böylece yiyen zavallı tüccarın onu durdurmasına fırsat tanımayan adam, iki gözü iki çeşme, koşarak derhal oradan uzaklaştı. Abdülzeyyat’ın muhtaç olduğu tek kişi elbette Salih’ti. Şimdi hem ekmeğinden olmuş, hem de beddua işitmişti.

Aslında yaptığı işte bir yanlışlık olduğu söylenemezdi. Çünkü servetinin hepsini zaten elden çıkarmış dolayısıyla artık muhtaç biri olarak bu üç altını haydi haydi hak etmişti. Gel gör ki, bir yanlış anlama sonucu okunan beddua, kendisi ile kısmeti, yani Salih arasına konulan bir engel gibiydi. Yine de bu engel, insani bir zekâ tarafından kavranması oldukça güç, adeta esrarengiz semavi takdir olmalıydı. Doğrusu Salih’i aramaktan başka çaresi de yoktu.

(…) Servetini savdıktan sonra kazandığı derviş sıfatıyla artık onun tek sermayesi kaderiydi. Hayatında açılan bu yeni sayfaya talihin derkenar ettiği üç altını da yokladıktan sonra, doğu kapısından çıkarak, demir asa, demir çarık yollara düştü. Üç gün sonra azığı bitince dervişliğin ne kadar zor olduğunu idrak etmeye başladı.

(Anlatım, yazarın üslubu gereği iç içe geçmiş pek çok öykü ile örülü olduğundan halk söylencelerine efsanelerine dayalı pek çok şey esprili bir dille temel öyküye eşlik eder, renk katar fark etmiş olabileceğiniz gibi… Abdülzeyyat zorlu ve yalnız bir yolculuğun ardından bir köye varır.)

Abdülzeyyat bir tas suyu dikip içtikten sonra ağzını sildi ve köylülere “Acıpayam Dağı buraya yakın mıdır?” diye sordu. Ahaliden biri ona, “Aha! Nah işte şu dağ!” diye ovanın sonunda, ufukta, eflatun bir dev gibi yükselen, zirvesi bulutlu muhteşem bir dağ gösterdi. Köylü işaret parmağını dağa doğrultunca, haliyle, ahali de gayrı ihtiyari oraya baktı ve herkes tepeden tırnağa ürperip dağdan bakışlarını kaçırdı. Onların irkilmeleri Abdülzeyyat’ın gözünden kaçmamıştı. Ağzını aradığı bir ihtiyar ona, bu dağın eteğindeki bir konakta yaşayan dört beyzadenin yolculara asla geçit vermediklerini, hatta başını alıp köyden dağa gidenlerin bir daha asla geri dönmediğini, kısacası oranın tehlikelerle dolu bir yer olduğunu anlattı. Bunu işiten Abdülzeyyat’ta şafak atıverdi. Çünkü bir kez elden çıkmış olan serveti bir yana, bu tehlikeli dağa gitmekle, şimdide canından olabilir yani hayat sermayesini batırabilirdi.

(...)

Köylüler, bu dağın eteğindeki bir çiftlik evinde oturan ve gelene geçene aman vermeyen dört beyzadenin gadri ve zulmünü anlata anlata bitiremiyorlardı. Bu beyzadelerin adları Silahir, Zübeyir, Cihangir ve Fedair idi. Denilene bakılırsa hepsi, üstüne vazife olmadığı halde kâinatın esrarını araştıran ve bu zaafı nedeniyle kayınbiraderi Azazil tarafından baştan çıkarılan Feyyuz adlı bir âlimin oğullarıydı. Kısmetine giden yol, ne çare ki beyzadelerin bölgesinden geçen Abdülzeyyat, kelleyi koltuğa alarak kader gereği Acıpayam Dağı’na doğru yola çıkmak zorundaydı. Ne var ki sabah yola çıkıp bütün gün taban tepmesine rağmen dağın eteğine henüz varabilmiş değildi. Yorgun ve bitkin bir halde, ay ışığı altında zirveye doğru yokuş yukarı yürürken yakında bir yerden, def, darbuka, cümbüş, çalgı çağanak sedaları gelmeye başladı.

Belki de Acıpayam Dağı’nın havasıyla, bu musikiyi işiten Abdülzeyyat’ın merakı kabardı ve yoluna devam edeceğine oracıkta çömelip bir çalının arkasından, insanın aklını başından alan nağmelerin geldiği yere doğru baktı. Uzakta bir çiftlik evinin ışıkları görünüyordu. Yaklaştığında çiftliğin ana binasının, eski bir virane üzerinde kurulduğunu hemen tahmin etti. (…) Belki de ev sahiplerinin sallapatiliğinden biraz cesaret aldığı için Abdülzeyyat pencereye yanaşıp perdenin arasından tek gözüyle içeriyi merakla seyretmeye başladı. Dağ başındaki bu evde dönen iş, gerçekten de çetrefil gözüküyordu. Kırıtıp kikirdeyerek eda ve işve ile yeşim taşlarıyla süslü maşrapalarda şarap, gümüş tepsilerde şekerlemeler sunan aşüfte görünüşlü kadınların hizmet ettiği dört beyzade, sedire kurulmuş, ellerindeki kadehlerden içkilerini yudumlayıp nargilelerini fokurdatırken, bir yandan da sazendelerin eşliğinde neşeli ve coşkulu bir şarkıyı bir ağızdan teganni eden iki hanendeyi dinliyordu. (…) Silahir’le Cihangir sıska, Zübeyir enli, Fedair ise şişmandı. Gel gör ki hepsi, cüce denecek kadar kısa boyluydu.

Abdülzeyyat içeride olup bitenleri pencereden seyrettiği esnada arkasından gelen bir tıkırtıyla irkildi. Dönüp baktığında epeyce uzakta bir köpek gördü. Hayvan herhalde kendi yoluna gidiyordu fakat gözü Abdülzeyyat’a takılınca durdu ve ona şüpheli şüpheli bakmaya başladı.(…) Hayvan o güne kadar eve girip çıkan kişileri bir bir kafasında canlandırıp hatırlamaya çalışıyor ama bunlar arasında Abdülzeyyat’a benzeyen birini bir tülü bulamıyordu. Kafasındaki şüphe kırıntıları nihayet kaybolan hayvan, koşarak adama hücum etti. Abdülzeyyat’ın beti benzi kül kesildi. Kurtulmak için kendisini can havliyle pencereden içeri attı; rakkaselerin ve hanendelerin çığlıkları arasında, dört zalim beyzadenin ayakları dibine kapaklanıverdi.

Az önce bir oturak âleminin sürüp gittiği odada, herkes gibi beyzadeler de irkilmişlerdi. Ama diğerlerinden farklı olarak onların yüzlerinde sanki büyükleri tarafından suçüstü yakalanmış çocuklarınkine benzer bir ifade vardı. (…) Abdülzeyyat, onca üstünlüklerine rağmen beyzadelerin azarlanmaktan neden korktuklarını anlamadı. Yıllardır içinde olduğu ticaret hayatı gereği bir insan sarrafı kesilmiş Abdülzeyyat’ın, o anda hiç de zor bir durumda olmadığını, tam tersi, üstün bile sayılabileceğini fark etmesi çok vakit almadı. (…) İşte bu yüzden Abdülzeyyat Silahir’i kendisine hedef seçerek ortaya bir zarf atmak istedi. Babacan bir tavırla “Evet! Anlat bakalım” dedi.

Bir iki yutkunduktan sonra Silahir “Biliyorum ahlaksızca işler bunlar. Zaten bunu kardeşlerime söyledim. Ama kadınları ve sazendeleri Cihangir getirdi. Ben de cümbüşe katılmak zorunda kaldım,” dedi. Kardeşi tarafından suçlanan Cihangir ise haksızlığa uğramış gibi öfke ve şaşkınlıkla “Yalan! Bana kadınları getir diye Zübeyir söyledi. Ona da Silahir söylemiş, şimdi de bana iftira atıyor,” diye bağırdı. (…)Silahir ise “Evet itiraf ediyorum ben söyledim. Fakat asıl suçum bu değil, kardeşim Fedair’in tehditlerine boyun eğmek. Fikir ondan çıktı. Dediğini yapmazsam hatıra defterimi yakacağını söyledi.”dedi ve sustu. Bir kurtuluş kapısı bulamayan Fedair, Abdülzeyyat’a çaresizlikle, “Sevgili amcacığım! İnan bana. Kardeşlerim yalan söylüyorlar. İnan bana sevgili Salih amcacığım,” diye sızlanmaya başladı. Zavallı bunları söylerken Zübeyir ona “ Sus! Haddini bil ahlaksız!” diye bağırıp bir yandan da yumruğunu gösterdi. Fakat Abdülzeyyat ondan önce davranıp Fedair’in ensesine okkalı bir şaplak patlatarak terbiyesizi cezalandırdı. Ceza böylece verilip adalet yerini bulduğu için herkes rahatlamış, gergin ortam artık gevşemişti. Abdülzeyyat’ın gönlü ferahtı. Çünkü beyzadeler onu amcaları Salih’le karıştırmışa benziyorlardı. Peki, bu kişi sakın kısmetinin bağlı olduğu şu mübarek ihtiyar Salih olmasındı?

(Abdülzeyyat geceyi çiftlik evinde geçirerek ertesi sabah yoluna devam eder. Bu arada aynı bedeni paylaşan yapışık ikizlerin ve dağdaki mağaraları mesken tutan haramilerin öyküleri anlatılır. )

Go to Top of Page

Yemanja
Gezgin

0 Posts

Posted - 09/06/2011 :  17:43:40  Show Profile  Reply with Quote
Zirveye artık pek az bir yol kalmıştı. Güneşin batmasına az bir zaman kala zirveye ulaşmıştı. Dağın zirvesinde sağa sola bir göz attığında eski ve küçük bir kulübeyi fark etti. Salih adlı o mübarek ihtiyar burada olmalıydı. Ne var ki, kapıyı açtığında hayal kırıklığına uğradı. Çünkü içeride kimsecikler yoktu, ayrıca örümcek ağlarının çokluğuna bakılırsa, uzun zamandan beri burada birinin yaşadığı söylenemez gibiydi.

Günlerdir çektiği onca zahmetten sonra muradına eremeyince telaşa kapılan ve gözlerine inanamayan Abdülzeyyat oracığa çöküp ağlamaya başladı. (…) Önce katıla katıla ağlarken sonra hıçkırmaya, ardından da iç çekmeye başladı. İşte ağlamak için tam da zemindeki bir kapağın üzerine çöktüğünü, mendiliyle gözlerini kurularken fark etti. Değirmen taşından daha büyük ve daha ağır olduğuna bakılırsa, bir daha asla açılmaması için oraya konmuş olmalıydı. Gelgelelim. “Acaba içinde ne var?” diye merak edenlere yine de bir şans tanımak için midir, kapağa iki de kulp iliştirilmişti. Heyhat ki bu kulplar bile bilek kalınlığındaydı. Alt tarafı salaş bir kulübede bu kadar heybetli bir kapağın neden bulunduğunu ve altında neleri gizlediğini kendine soran Abdülzeyyat, memleketinden kalkıp ta buralara kadar hiç de beyhude yere gelmediğini anlayıverdi ve meraktan yanıp tutuşmaya başladı.

Az önce ağlayıp sızlanırken şimdi umudu ateşlenip gözünü hırs bürüdüğü için, halkalarına asılıp taş kapağı yerinden oynatmayı bile denedi. Epeyce uğraştıktan sonra nefes nefese kalmış ve kapıldığı umudun sonucu iştahı adamakıllı arttığından iyice acıkmıştı. Açık havaya çıktığında, çimenlerin üzerinde otlayan bir buzağı gördü. Görünüşe bakılırsa akşam yemeği hazırdı. Bunun için torbasından bıçağını çıkarıp hayvana doğru ilerledi. Bununla birlikte Abdülzeyyat buzağıyı kesmemişti. Hayvanı bir yere bağlayıp önüne yem koydu. Onu besleyecekti.

Karnını doyurmak için yaban çileği, böğürtlen, ebegümeci ve bitki kökleri yiyor, bir yandan pınardan su içerek yaşayıp gidiyordu. En büyük zevki ise bulunduğu zirveden manzarayı seyretmekti. Buradan her şey sanki bütün dünya görünüyordu. Görmeyi başaramadığı yegâne varlık Salih’ti. Adı gibi biliyordu ki, o mutlaka buralarda bir yerlerdeydi. Bütün sır, şu ağır taş kapakta olmalıydı. Abdülzeyyat’ın umudu o kapağı er ya da geç kaldırabileceği yönündeydi. Bunun için sabırla beklemesi gerekiyordu.

Bir yılı aşkın bir dönem geride kaldığında, buraya ilk geldiği gün kesmekten vazgeçtiği, yemini ve suyunu verip baktığı buzağı artık büyümüş iri yarı, güçlü kuvvetli bir sığır olup çıkmıştı. Kapağı kaldırma zamanının böylece gelip çattığını gören Abdülzeyyat, vaktiyle liflerden ördüğü halatları, bir ucunu kapağın halkalarından geçirerek sığıra bağladı. Hayvanı dehledikten sonra halatlar gerildi ve kapak yerinden oynayıp açılıverdi. Merakla koşup içeri bakan Abdülzeyyat, kapağın altında bir kuyu olduğunu fark etti. Dipteki suda kendi aksini görür görmez her şeyi anladı ve içinden şunları geçirdi: “Meğer Salih benmişim.”

Hakikat ona erişmek için ödediğimiz bedel olmalıydı ki onca zaman süren zahmetli yolculuğun ve çektiği bu kadar sıkıntının ardından, karanlık kuyudaki suyun dolunay gibi parlayan sathında kendi aksini gördüğünde, Abdülzeyyat gerçek kimliğinin şuuruna vararak titredi. Bu hakikat bir rüzgâr gibi ruhunun tamamına ve bedeninin tüm zerrelerine esip yayıldı. Ruhu galeyan içindeyken bedeni titriyordu. Hakikati görmeye tahammül etmekte zorlanan gözlerini elleriyle kapadıysa da artık çok geçti. Yerle bir olmamak için dağların bile almaya korktuğu mukaddes emaneti, o artık bir kez kabul etmişti. Şimdi bununla yaşamak zorundaydı.

Büyük bir zorlukla yerinden doğruldu. Ruhundaki hakikatin ağırlığından, tabanları toprakta derin izler bırakıyordu. Kulübenin kapısını açtığında içeriye ışık doluverdi. Işığın iyi olduğunu işte bu birinci gün gördü. Fakat dayanmakta zorlanıyordu. Yerde sürünerek alacakaranlıkta dışarı çıktı. Başını kaldırdığında gök kubbeyi ve onun iyiliğini görüp huşu içinde titremeye başladı. Üçüncü günün sabahı artık göklere bakmaya cesareti kalmamıştı, bulunduğu zirveden, başı öne eğik, aşağıdaki tepelere, vadilere, ovalara baktı ve onların iyiliğini gördü. Sonraki günün gecesi, batan güneşi, doğan ayı ve sayısız yıldızları seyretti.

Kapağı açtığının beşinci günü, erkeği ve dişisiyle türlü türlü hayvana baktı. Altıncı gün yine kuyunun başına geldi ve dipteki suyun sathına gözlerini diktiğinde kendini gördü. Titremeye başlamıştı. Yedinci gün besleyip büyüttüğü sığırı kesti, kan akıtıp şükranlarını sundu ve bulunduğu zirveden, ışığı, gökyüzünü, yeri, ay ile güneşi ve yıldızları, çok uzaklardaki insanları gönlünce seyretmeye başladı. Bir süre sonra ufkun ve onun ötesindekileri, derken her şeyi görüverdi. İnsanoğlunun her kötülüğünü, çirkinliğini ve karanlık işlerini böylece bildi ve ağlamaya başladı. İyiliği ve kötülüğü aynı anda tadınca, kendisine büyük azap veren o utancı hissediyordu.

Evet, o bu emaneti taşıyamazdı. Her şeyi, yani iyi ve kötüyü unutmayı, yeni bir hayata başlamayı niyaz eyledi. Duası şafak sökene kadar sürdü; yorgun, harap ve uykusuz olduğu için bulunduğu yerde sızıp derin bir uykuya daldı. Rüyasında, iyi ve kötünün ilmine sahip olduğu için küçümsediği ve adlarına hicap duyduğu şu insanoğullarından birini gördü. Giyim ve kuşamının ihtişamına, parmağındaki kıymetli yüzüklere, yanı başındaki nargileye bakılırsa, bu adamın tüccar olduğu belliydi. Gel gör ki dağların bile korkudan kabul etmediği emaneti adeta hiçe sayarak onca zenginliği boşuna biriktirmiş gibiydi. Az önce karnını tıka basa doldurmuş olacaktı ki, oturduğu taburede uyudu uyuyacaktı. Nihayet marpuç elinden düştü. Zaten Salih de bunu bekliyordu. Sisler puslar içinden ona doğru yaklaşırken, adam gözünü açtı. Salih adama şunları söyledi:

“Ey tüccar! Haftalar aylar………
(Öykünün başındaki diyaloglar aynen tekrarlanıyor )

Tüccar terbiyesizce lakırdıları daha bitirmeden, öfkesinden kan beynine hücum eden Salih, asasını kaldırdığı gibi gazapla, edepsiz adama taarruz etti. Mübarek asasını namussuzun beynine tam indiriyordu ki rüya bitti ve Salih sıçrayarak uyandı. …Bütün ilahi ve uhrevi bilgiye sahip olan kendisini, edepsizce sözlerle küçümseyen tüccara, o uyku sersemi haliyle beddualar etmeye başladı. Gelgelelim halinden, onu kıskandığı belliydi. Bir yılı aşkın bir süredir zirvede yaşıyordu. Ancak zirveler yaşamak için değil, erişmek için olmalıydı. Ruhundaki haset ve hübrizi böylece fark ettiğinde, az önce öfkelendiği tüccara gıpta ettiğini de anladı. Onun gibi olmak istiyordu ama zirvede eriştiği bu semavi bilgileri unutup yeni bir hayata başlaması artık zor gibiydi. İşin kötüsü, onun hakkında kötüce düşündüğüne göre, eriştiği ilahi hakikate rağmen, ruhu hırslardan henüz arınmamıştı.

(Bu hikâye bir dedenin anlattığı “Dağın Zirvesi’nden İnen Münzevi” ye bağlanıyor.)

Dedenin sözüne bakılırsa, vaktiyle çok zengin olan ama malını mülkünü fakirlere dağıtıp bu dağın zirvesinde tefekküre dalan münzevi, bir şekilde ilahi sırları ve gayb âleminin ilmini öğrenmişti. Fakat onca ilme ve irfana rağmen, hala mutsuz ve öfkeliydi. Çünkü bilmesi gereken asıl şeyi bilmiyordu. İşte bunun için bir rahmetle onun gönlüne susuzluk verilmişti. Adam da bu duyguyla, inzivaya çekildiği yerde bulunan derin kuyuya, su içmek için bir bakraç sarkıtmıştı. Ancak ne olduysa bundan sonra olmuş, münzevi ipi çektiği esnada, bakraçtaki suyun sathında kendi aksini görmüştü. Suyu değil, sanki kendi aksini içen adam, bütün ilmini unutmuş ama sonuçta kendini bilmişti. Bu ise onun bilmesi gereken, zaten yegâne şeydi.

Go to Top of Page

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 10/06/2011 :  12:15:43  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
quote:
PANDORA;
Hayat bana bahşedilmiş bir lütuf diyorsun..Afedersin ama, bu lütfu sana bahşeden kim? Madem ki herşeyin nedeni, varoluşun kaynağı sensin..Senden ayrı kim sana neyi ve nasıl bahşetmiş?


Benden ayrı bi tanrının bana bahşettiğini düşünmüyorum…ben ve tanrı arasında fark olmasa da yine de bahşedilmiş durumu geçerli…

Bu belki de,tanrının benden ayrı olmadığı idraki noktasına kadar geçerlidir sadece..bilemiyorum…belki de değildir…çelişkili gibi duruyor ama çelişkiler aklın oyunlarıdır bir yerde de..:)

Tanrını kendini benim aracılığımla deneyimlemesi de bu nokta ile beraber…Ben ben olarak sadece bir ARACI konumundayım…bu araç olma konumunu idrak ettiğim kadarıyla, hayatı kendi kendime bahşetmiş olduğumun idrakini hayata geçirebilirim…
quote:
PANDORA;
Sana birşey sorucam , sen arzularını reddediyor musun? Yani , arzulamamalıyım;diyerek kendine, onları itelediğin oluyor mu?

Arzularımı itelemiyorum ama senin çocukken yaptığını söylediğin şeyi ,yani, istemiyorum demeyi, başarabiliyorum..tabii,ben bunu deyince isteklerim gerçek oluyor değil..:)(bazen oluyor ama)..yine de bunu demek rahatlatıyor beni..
quote:
PANDORA;
Buna eylem yasası demiş biri..Hiç düşünme ve o rüyandaki kız gibi korkusuzca uç, kendi gerçeğine teslim ol. Çünkü bunu yapabildiğin vakit , ben de çocukken yapabildiğim o şeyi yapabiliyor olucam veya tersi, ben yapabildiğim zaman , sen de o kız gibi uçabileceksin . Duygusallıkla söylediğim birşey değil bu , buna gerçekten inanarak yazıyorum. Seni yüreklendirirken , aslında kendimi yüreklendiriyorum, belki bencilce bulacaksın bunu ama, aslında kendimi yüreklendirmek için sana bunları yazıyorum.

Bencilce bulmuyorum..gayet de güzel söylüyorsun. İnan bana,buralarda bahsettiğim veya bahsetmediğim bir çok düşüncemi,bu “uçma” halini koşullamak için oluşturuyor ve söylüyorum…tekrar düşmek istemiyorum o halden…o yüzden yavaş yavaş sindire sindire yürümeye çalışıyorum.




Çok güzel ve anlamlı bir hikaye alıntılamışsın Yemanja..çok etkilendim açıkçası.
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 10/06/2011 :  12:58:37  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
Maharaj' ın,hem birşeyleri değiştiremezsiniz;anlamındaki sözleri hem de değiştirebilirsiniz söylemi de çelişki gibi duruyor ama aslında çelişki değil.

Birşeyleri değiştirebiliyor olmak bile , değişmeyen bir değiştirme durumu. Garip konuştum dime:) Ama değil.

Şöyle ki, kaderini değiştirebileceğine inanmak bile aslında insanın kaderi. Kader sözcüğü olumsuz gelse de , aslında tek bir varlıksa söz konusu olan , o sonsuzca ve özgürce yaratırken , kaderi dilediği gibi şekillendirmekte özgür iken ," ben" dediğinin görüş açısından sanki birşey yapamamk ama aslında o nun dilediği herşeyi yapabilmesi , asıl özgürlük. Tabi bu benim düşüncem.

Rüyana gelirsem.
Önce yazmaktan çekindim, saçma bulursun diye düşündüm ama yine de söylemek istiyorum.

Şunu düşündün mü,neden senin rüyan en çok benim ilgimi çekti? Düşündün mü bunu? O kadar rüya yazıldı ama ben birşekilde niye bu rüyayla çok ilgilendim? Diğerleri de olabilirdi ama ilgimi çeken bu oldu. Niye? Buna inanamayabilirsin çünkü sezgilerim evet dese bile , mantığım inanmakta zorluk çekiyor ama o rüyandaki kız benim, buna inanmasan bile bu böyle ve zaten bu garip bir durum olduğu için ,inanmamanı da normal karşılarım.

Bir rüyamı anlatmıştım,hatırlar mısın. Bir gece rüyamda yukarıya doğru uçuyorum ama düşeceğim ;korkusu aklıma geldiği an ,düşmeye başlıyorum gerçekten de. Aşağıda biri var ve bana"asla korkma pandora,korkarsan başaramazsın "diyor. O benim rehberim midir nedir , bunu bilmiyorum ama korkuyu yendiğim an,yeniden yükselmeye başlıyorum.

Bu rüyam ,çocukken yapabildiğim şeyle ilgiliydi. Bir zerre olsun korku duymaksızın , hiç şüphe etmeden , ne dilersem onun olacağına inandığım o zamanlarla ilgiliydi.

Babam ise , bana "korkusuzluğu" öğreten karakter , onu bu yaşamda bu nedenle özlelikle seçtim. Tıpkı rüyamda "asla korkma ,korkarsan başaramazsn "diyen o adam gibi.

Babam , öyle sadece cesarete sahip biri değildi ,kızları için babaları harika adamlardır ama gerçektende babam çok farklı, sıradışı bir karakterdi. O toplumsal anlamda bir öncüydü, liderdi ,korkusuzluğu onu liderliğe getirdi. Ve ben onun mirasını devraldım , bunun için hiç bir çaba göstermeden , toplumsal konumlarda rol aldım ve onun "arzusunu" yerine getirdim. Ben onun birşeyleri değiştirmek isteyen "arzusuyum" , bitiremediği işlerini bitirme arzusu beni yarattı. Denir ya hani , çocuklardan biri anne ya da babanın kaderini yaşar. İşte bunun gibi birşey. Bu aile de, anne babamın mirası bana kaldı.

Edited by - pandora76 on 10/06/2011 13:17:34
Go to Top of Page

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 10/06/2011 :  14:05:56  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
quote:
Pandora;
Şunu düşündün mü,neden senin rüyan en çok benim ilgimi çekti? Düşündün mü bunu? O kadar rüya yazıldı ama ben birşekilde niye bu rüyayla çok ilgilendim? Diğerleri de olabilirdi ama ilgimi çeken bu oldu. Niye? Buna inanamayabilirsin çünkü sezgilerim evet dese bile , mantığım inanmakta zorluk çekiyor ama o rüyandaki kız benim, buna inanmasan bile bu böyle ve zaten bu garip bir durum olduğu için ,inanmamanı da normal karşılarım.

Mantıklı olmayabilir ama senin o kız olabileceğine inanırım...:)

İnanırım çünkü,sende aynen onun gibi,benim yapmakta zorlandığım bir şeyi yapmamın aslında düşündüğümden çok çok daha basit olduğunu söylüyorsun hep...

Ama bende şu var ki;bir noktada,korku doğuyor içimde..ve ben bu korkunun kaynağını bulup korkuyu kökten çözemezsem,ne kadar uçmayı başarabilsem de bir süre sonra yine yere kapaklanacağım gibi hissediyorum...

quote:
Pandora;
Birşeyleri değiştirebiliyor olmak bile , değişmeyen bir değiştirme durumu. Garip konuştum dime:) Ama değil.


bu söylediğin cümleyi de zerre kadar garip bulmuyorum...

Bende cesaret eksikliği olabilir bunu kabul ediyorum...Delirmekten çok korkuyorum ve delirmeyi göze alabildiğim noktada anlamlı bir adım atabileceğimi de biliyorum...çünkü,delirme korkusu ile segilediğim cesaretsizlik tavırları,tam olarak bu cesaretsizliğim yani,beni delirme yolunda adım atmaya zorluyor...bunun da farkındayım...ama farkında olmak değiştirmeye yetmiyor işte...

Sen cesur olduğun için belki de ,benim yapmakta zorlandığım şeyin aslında çok da kolay olduğunu görebiliyorsundur.
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 10/06/2011 :  22:58:41  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
Aslında her zaman cesur biri sayılmam çok çünkü bendeki cesaret ,ara ara kendini gösterir. O gördüğüm rüyada , uçarken kaygılandığım an yere düşüyordum dedim hani. Aşağıdaki adam "korkma" ,dediği an korkmayı bıraktım ve yeniden yükseldim.

Çocukken , etrafımdaki hiç kimse ne yaptığımı bilmezdi , birşeyi istediğim zaman sadece o olurdu zihnimde. Zaman benden ayrı akıp geçmiyordu , çılgınca gelecek belki (ki bana öyle geliyor ) zaman sanki benim avucumda idi ve ben o zamanı istediğim gibi şekillendirebiliyordum yani Maharaj 'ın söyleidği o ;Tanrı gibi olursanız , bunun farkına varırsanız , herşeyi değiştirebilirsiniz ;anlamındaki söz gibi. Gnani yapmayan, Tanrı yapandır demişti.

Ben çocukken içimdeki Tanrının farkındaydım , dünyamı onun tanrısıymışcasına istediğim şekle sokabiliyordum ve yıllarca arayıp bilgi edinmeden değilde , çocukken kendiliğinden bunu yapabilmiş olmamı açıklayamadığım için, emin ol ben de delirme korkusu yaşıyorum senin gibi. Ben bunu gidip annememi anlatayım? Yapamam çünkü benim delirdiğimi düşünür sonra inanır ama bu seferde aklı karışır ve ben ona kıyamam, kafasını karıştırmak istemem. Tek başına açıklayamadığın paranormal konuların içinde olmanın bende nasıl bir gerilim yarattığını düşün. İşte o noktada sendeki delirme korkusunu hissedebildiğimi anlayabilirsin.

Birşey üzerinde çalışırız az çok ve o bizde önemli denecek birşey geliştirmez ama o şey üzerinde en üst noktaya dek çalışmışsan , işte o noktada ya bir sonraki adımı atmak zorundasın ya da tamamen yön değiştirmelisin. Benim hayatımda deneyimlediğim şey bu ve şu an bunu yaşıyorum. Bu forumda sadece çekim yasasına uzun zaman önce örnek olsun diye aklıma gelen bu çocukken yaşadığım şey yeniden bilincimi işgal etti ve benim bu durumda iki seçeneğim var. Ya o çocuk olucam ya da ruhsal konulardan tamamen uzaklaşıp herşeyi unutucam. Bu mümkün mü? Bir ara bir hipnoterapist hafızamda olmasını istemediğim tüm ruhsallığa dair o geçmişi silmeme yardımcı olabilir mi diye de düşündüm,dışarıdan anlatınca basit gibi görünebilir belki ama değil. Bu seçeneği bile düşündüm , bir ara ani bir kararla evlenip hayat mücadelesinde bir çocuk sahibi olayım ve böylece o zamanları unuturum gibi seçenekleri bile düşündüm. İnsan hiç birşeylerden uzaklaşmak için ,çocuk sahibi olmayı düşünür mü? Bu durumda bunu bile yapabilir. Yani benim açımdan bu şey bu kadar önemli. Çünkü ikili bir yaşam sürüyorum, burada bu , gerçek dünyamda ise kimseye söyleyemeceğim şeyler. Delirme korkusu diyorsun ve anladığımı düşünüyorum bunu ama zaten bu hayatsa eğer, zaten hayatın kendisi delice değil mi? Bak bunu kendime de söylüyorum şu an, onu da söyleyeyim.

Babam korkusuzdu demiştim niye ona değindim. Hani ben negatifleri çağırdığımı söylemiştim "gelin ve sizleri göreyim"diye . İşte bunun nedeni babamdı aslında , üstüne üstüne gitmeyi babam öğretti bize. Ra bilgilerinde pozitif yolda kutuplaşanların korunmaktan ziyade , kabul kavramına yöneldikleri anlatılmıştı, anımsadığım bu. Niye demiştim kendime. Aklıma birşey geldi. Benim evimin duvarları beni koruyor , "dışarıdaki "insanlara karşı . Korumamız olduğu için bu bizim evimiz ve dışarıdakilerle bütün olmamıza engel. İşte negatiflerden korunduğumuz sürece onlarla bütünleşemeyeceğiz tam anlamıyla, bu nedenle korunmak bile değil belki, onları kabul edip zihnin tüm parçalarının bütünleştiği o resmin son haline ulaşmalıyız, anladığım şey bu.

Ben rüyamda uçarken , uçabilmek için kendime telkin bile vermiyordum, uçabilmek benim doğamda vardı, ne zamanki yere baktım, düşme korkusu sardı beni.

Edited by - pandora76 on 10/06/2011 23:19:33
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 10/06/2011 :  23:27:30  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
Anlattığın öykü çok güzeldi yemanja, çok teşekkür ederim.

Simyacı benim en sevdiğim kitaplardandır , çıldırtan diyaloglarda değinmiştim sanırım buna. İşaretleri izler ve hazinesine ulaşır.

Aklıma gelen o ki, ben secretdreamın rüyasında gördüğü o kızın yapabildiği olanaksız denecek bir şeyi çocukken yapabiliyordum , inancımla yaratabiliyordum ve sen rüyanda beni bir çocuk olarak gördün. Simyacıdaki gibi, bu işaretleri çözüp bunun anlamını çözebilir miyiz sence? Ya da anlamsızdı belki, mi diyeceğiz?

Edited by - pandora76 on 10/06/2011 23:27:46
Go to Top of Page

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 11/06/2011 :  16:13:27  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
Çocukken bir şeyleri yapmak daha kolaydı..daha akılsızdık ve "biliyor" değildik...yani yaptığımız şeyin mantıksız olup olmaması herhangi bir şekilde ilgi alanımıza girmiyordu ve bu yüzden "yapmak" daha kolaydı...ama büyüklerin çocuk olması daha zor...çünkü biz "akıl" sahibiyiz artık ve düşünmek ve mantığa uydurmak zorunda hissediyoruz kendimizi...en basitinden, "bana deli derler" korkusu davranış ve düşüncelerimize yön verecek derecede önemli bir korku olmaya başlıyor...ama hangi çocuk,"deli" olup olmadığını dert eder ki?

ama çocukken çocuk olmanın hiç bir kıymeti yok..bu aydınlanma ile ilgili bir durum değil..çocukluğu kaybedip (büyüyüp) ondan sonra içimizdeki o çocuksu ama korkusuz ve masum hali bulabilmek değerli...çocukluğumuz büyüklüğümüzdeki bu arayışın ipuçlarını oluşturuyor sadece. evet, o zamanlar ne kadar da kolaydı mantıksızca eylemler yapmak ve bu eylemlerin mantığa aykırı gelen sonuçlarını kabul etmek...şimdi yapmakta zorlandığımız şey bu işte.

çocukken,tanrının beni kullanması o kadar normal gelirdi ki (ego yok çünkü,düşünce yok mantık yok korku yok)tanrı ve ben arasındaki farkı kaybetmek ve bir tanrı gibi her şeyin oldurabileceğimi düşünmek çok ama çok normal bir şeydi. Ama şimdi normal değilmiş gibi...teslim olmak bu yüzden zor geliyor işte...çok mantıksız geliyor bir kere...ama mantıklı olması da gerekmiyor o ayrı bir konu.

teslimiyet,geleni kabul etmekse,biz bunun tam tersini bize öğütleyen bir dünyada yaşıyoruz...kendimizi hep "giden"lerle tanımlıyoruz...eksikliğimiz ve eksikliğimizi kapatma çabalarımız yüceltiliyor sürekli birileri tarafından..sürekli bir şeyler istiyoruz..istek olmayınca, "sorunlu" bir insana "dönüşüyoruz" toplumun gözünde..."madem içinden bir şey yapmak isteği gelmiyor o zaman depresyondasın"...böyle bir düşünce var hep arka planda...istemenin kendisi depresyonun asıl nedeni olabilir ama hayır,bu tip gerçeklerle rüya devam edemez...
quote:
Yemanja;
Dedenin sözüne bakılırsa, vaktiyle çok zengin olan ama malını mülkünü fakirlere dağıtıp bu dağın zirvesinde tefekküre dalan münzevi, bir şekilde ilahi sırları ve gayb âleminin ilmini öğrenmişti. Fakat onca ilme ve irfana rağmen, hala mutsuz ve öfkeliydi. Çünkü bilmesi gereken asıl şeyi bilmiyordu. İşte bunun için bir rahmetle onun gönlüne susuzluk verilmişti. Adam da bu duyguyla, inzivaya çekildiği yerde bulunan derin kuyuya, su içmek için bir bakraç sarkıtmıştı. Ancak ne olduysa bundan sonra olmuş, münzevi ipi çektiği esnada, bakraçtaki suyun sathında kendi aksini görmüştü. Suyu değil, sanki kendi aksini içen adam, bütün ilmini unutmuş ama sonuçta kendini bilmişti. Bu ise onun bilmesi gereken, zaten yegâne şeydi.

Kendini bilmek…her şeyi her bir bilgiyi unutup sadece kendini bilmek…Bütün sır “Ben O’yum” da saklı ama yerini bilen olsa da kimse bu sırrı anlatamıyor… ama tüm uğraşlar hep bu sırrı öğrenebilmek için…tüm dünya bu uğraşlarla varoluyor dönüyor devam ediyor…ve sır asla dile gelmiyor.
Go to Top of Page

Yemanja
Gezgin

0 Posts

Posted - 11/06/2011 :  21:16:07  Show Profile  Reply with Quote
Bir dostla, spritüalist konularda açıkça konuşmanın zorluğunu, mahremiyetini konuşmuştuk. O, güvenle, ilgisi omayan herhangi bir kişinin bu yazıları zaten okumayacağını, merak dahi etmeyeceğini söylemişti. Demek istediği ise birbirni aramayan iki tarafın asla buluşmayacağıydı.

Öyküyü beğendiğiniz için çok mutlu oldum. Bence yazarın tüm eserleri bilgi ve bilgelikle yazılmış.

[blue]Simyacıdaki gibi, bu işaretleri çözüp bunun anlamını çözebilir miyiz sence? Ya da anlamsızdı belki, mi diyeceğiz?

İşaretler, onları görmeme olasılığımıza tahammül edemeyecek denli hızlı, ardı ardına geliyor olmasın sakın, diyordum kendi kendime. Takip etmekte zorlandığım oluyor. Bazen de üzerinde düşünmemiz ve iyice ölçüp biçmemiz için belleğin gördüğünü algılama sürecini uzattıkça uzatıyor.

Tüm bunların tam zamanında ortaya çıkan önemli işaretler olduğundan o denli eminim ki... Çözebileceğimizden de kuşkum yok. (Yine de iyi ki dillendirdin canım Pandora. Çünkü çocukken olduğum kadar yürekli hissettim kendimi; artık asıl maceraya hazırım.)

O kadar yorgunum ki şu an... Tuhaf bir mutluluk hissediyorum niye? Secretdream, Sisyphos'u sardı düşüncelerime, gel de uyu uyuyabilirsen...
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 12/06/2011 :  10:35:44  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
Arkadaşın çok doğru söylemiş ve ben de gördüm ki , daima neye veya kime ihtiyacım varsa o aşamada , onunla karşılaştım. Sadece dikkatle bakmadığım zamanlar görememişim yeterince.

Kasyopya ile uğraşmamın bir nedeni de, tam olarak ne olduklarının ortada olmamalarıydı , şifre çözmeyi çok severim ve bunu da çözeceğimizden eminim, eğer yeterince üzerinde durursak.

Ve birşey olucak artık , olmalı ama büyük birşey , bugüne kadar olandan farklı , sınırın ötesinde birşey , ya öyle ya böyle ama sonuca bağlanıcak çünkü kendi adıma tam olarak hissettiğim şey , artık ikisinden birinin olması gerektiği , kendimi o sınıra dayanmış bir halde hissediyorum . Büyük bir değişim ve birmizin değişimi diğer herkesi etkileyebilecek diye düşünüyorum. Birbirimizden uzak değiliz, birbirimizin benlikleriyiz, birbirimize bağlıyız ve Maharaj ın da dediği gibi diğeriyle bir olduğumuzu hissettiğimiz zaman , onun deneyimi bizim de deneyimimiz haline gelmeli.

4b ye geçişte , hiçbirşey 3b deki gibi olmayacak , orada herkes istediği gibi yaratabilecek . Deneyimlerimiz ortaya çıktıkça , bir sonraki aşamaya geçiş için gerekli olanıda ortaya serilmiş olacak bence. Oradaki hayat buradakine benzememeli. Yani kim ne zaman ne yapması ve nerede olması gerekiyorsa orada diye düşünüyorum ben.

Secretdream ile teslimiyet üzerine konuşmak bende şu an çok üzerinde duramayacağım bazı şeyler geliştirdi , çok işime yaradı, farkında bile olmadan benim o geçmişi hatırlamama yardımcı oldu.
Ve sne yemanja , bana apayrı birşey sundun, kelimelerle ifade edemeyeceğim kadar çok.

Ra neden öğretirken aynı zamanda öğrendiğini söylüyor bizden? Çünkü 3b de katalizörler çok hızlı , ateş gibi ve bizim gelişmemiz demek , Ra ve diğer üst yoğunlukların da gelişmesi demek.

Edited by - pandora76 on 12/06/2011 10:37:12
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 12/06/2011 :  10:50:26  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
Ben kendime telkin veriyorum bazen ama artık düzenli olarak bu telkini kullanmam iyi gelebilir bna diye düşünüyorum.

Kendi dünyamın gücü sadece benim..

Telkin bu ve bu telkin işime yarıyor, bana geçmişimi anımsatıyor ,yeniden keşfetmek için bildiklerimizi unutuyoruz belki de, tıpkı senin öykündeki karakter gibi.

Herşeyin bir olduğunu düşündüğüm zamanlar , secretdreamın teslimiyet anlayışı gibi ,bu daha da iyi geliyor bana. Korkuları daha az hissediyorum ama her zaman olmuyor bu fakat düşmekten daha önemli olanın , ayağa kalkmak için çabalamak olduğuna da gönülden inanıyorum .

Ben inanıyorum ki, hepimiz kendi yaşam planımızı gerçekleştirebiliriz , sne olman gereken ne ise onu olabilirsin ve secretdream da ve diğer herkes te ve bu da diğerimizi etkileyecektir , eğer buna izin verirsek .Ben de en azından ,"o yapabiliyorsa ben de yapabilirim" anlayışı da var ayrıca .

Ve şunu da söylemeliyim. Önceden beri olan biten herşey aslında diğerleriyle olan ilişkilerimiz ve kendimizle olan ilişkimizle alakalıydı bence. Ra da diğer benliklerin çok önemli katalizörler olduğu anlatılır, haklı da. İlişkiler olmasa , kendimizi nasıl tanıyabiliriz ve gerçeğimizi nasıl bulabiliriz?

Edited by - pandora76 on 12/06/2011 10:55:40
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 03/07/2011 :  04:20:46  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
S:Eğer dünyayı ben projekte ediyorsam , onu değiştirebilmem gerekirdi.

M:Elbette değiştirebilirsiniz. Fakat kendinizi onunla özdeşleştirmeyi kesmeniz ve ondan öteye geçmeniz geçmeniz gerekir. İşte o zaman yok etme ve yeniden yaratma gücünüz olur.

--------
Çok uzun zamandır gerçeği arıyorum , onu aramaya ayırdığım zamanı , dünya zevklerine ayırabilirdim ama gerçeği bilme "arzum "o denli güçlü idi ki , zamanımın çoğunu ona ayırdım. Çok genç yaşları gerçeği arayarak geçirdiğim için pişmanmıyım ;diye sormadım değil kedme . Ama her defasında şaşırtıcı birşekilde "buna değerdi" diyorum.

Maharaj gerçeği arama arzusunun ardından , önce başkalarına hizmet etmekten sözeder. Ra bilgilerinden farklı birşeyden sözetmez yani .Eskiden önemi olan bazı şeylerin artık önemi olmadığını biliyorum kendi adıma. Bu yaşamda , dönem sonu diye tabir edilen şu zamanda , benim adıma herşey sonuçlandı kendi içimde, bu yaşam için. Artık hepsi bitti.

Doğru ya da yanlış , kendi adıma bazı sonuçlara vardım, daha önce böylesi hiç olmamıştı ve birşeyi farkettim ki, benliklerime hizmet etme "zorunluluğunu "hissetmiyorum artık. Yaptığım şeyi , yapmak istediğim için yapıyorum.

Çok uzun zaman , zannediyorum ki ailemden gelen bir karmik borcu ödenmek için, babam gibi ben de çok çalıştım ve her defasında "yine birşey olacak" diyecek kadar keskin birşey duyumsardım, o ağırlığı yine de hissederdim ama şimdi ilk defa bunu hissetmiyorum. Belki dönem sonu denilen şey , insanların öldüğü, faciaların olduğu birşey değil, dönem sonu yaşadığımız dünya üzerinde yepyeni bir bilinç yaratmak belki. Ne kadar doğru yanlış bilemem ama aklıma gelen birşey de bu.

M:Kader filmi bile kendi seçtiğiniz ve yüklendiğinizdir. Ruh bir sporcudur ve engelleri yenmekten zevk alır . İş ne kadar zor olursa onun kendini idraki de o kadar derin olur.

Kendimi ilk kez birşeyleri yapmak için sorumlu tutmamak , bunu gerçekten hissetmek sadece benim hissedebileceğim inanılmaz güzel bir duygu. Ben o kadar çok çalıştım ki, en sonunda artık çalışma zorunluluğum olmadığını , o omzumdaki yükün kalktığını hissedinceeye kadar. Kendimi hiç bu kadar iyi hissettiğimi hatırlamıyorum hem de kendimi bildim bileli. Ve başkalarına hizmet , neden aynı zamanda kendine hizmet demekmiş , anladım. En azından kendime göre anladım..

Ben , çocukken yapabildiğim bir şeyi , çok uzun zaman sonra düşünce gücüne dair araştırmalarım sırasında ,bilinçsizce olsa da yeniden araştırmaya başladım, sonrasında burada birşekilde olaylar almak dışında hizmet vere konumuna getirdi beni ve ben bu esnada , o şeyi daha iyi anımsadım ve düşündüm. En son teslimiyet üzerine yazılanlar.. Aklımı daha bir karıştırdı , gözüme gözüme sokuldu çocukluğuma dair gerçeğim ve ben başkalarına hizmet ederken aslında kendime hizmet ettiğimi , kendi, asıl yaşam planmıma bu yolla ağır ağır nasıl yürüdüğümü farkettiğimde anladım.

Edited by - pandora76 on 03/07/2011 05:32:28
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 03/07/2011 :  05:05:28  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
S:Eğer dünyayı ben projekte ediyorsam , onu değiştirebilmem gerekirdi.

M:Elbette değiştirebilirsiniz. Fakat kendinizi onunla özdeşleştirmeyi kesmeniz ve ondan öteye geçmeniz geçmeniz gerekir. İşte o zaman yok etme ve yeniden yaratma gücünüz olur.

------------

Sisifosun hikayesi bana göre, burada anlatılanlara uygun gelmişti ve bu nedenle ben olsam direkt buraya yazardım, uygun olduğuna inandığım yer burası olduğu için.

Aklıma gelenler şunlar oldu.

Ra bilgilerinde onların insanlara , tanrıların yapabileceği şeyleri anlattıklarından sözedilir. Bu medeniyetler , 3b 'nin dışında kalan bu bilgileri aldıklarında bir kısmı , bir zaman sonra bunları güç için kullanmışlar ve sonrası bir çöküş olmuş. Aklıma gelen ilk şey bu oldu. Burası 3b ve tanrıların gücü burada olumsuz amaçlar için kullanılabilir çünkü burada iyi ve kötü içiçe.. Mesela insanlar düşünce gücüne dair bilgi ve deneyimlerini sağlık sorunları olan insanlara yardımcı olmak için de açıklayabilir , başkalarına zarar vermek için de.

Sisifos tanrıların bilgisini kurnazca alabilir ve insanlara bu bilgiler aracılığıyla ölümsüzlüğü verebilir ama bu bilgileri tüm insanlık , daima hayırlı niyetler ile kullanmayabilir. Seçme şansım olsa idi ,ben olsa idim onun yerinde ,kesinlikle o ölümsüzlüğe dair bilgiyi insanlara aktarırdım. Çünkü aklımda öncelikle hasta insanların iyileşmeleri olasılığı olurdu. Ve paranın köüğ birşey olmadığını düşünüyorum, tıpkı Maharaj ında dediği gibi. İnsan para kazanabilir.. Kötü olan , ona bakış açımızdır bence.

Ra bilgilerinde niyetten sözedilir ve Maharaj, içtenlik ve samimiyetin en önemli unsur olduğuna değinir. Aslolan şey benim inancıma göre insanın niyetidir.

Sisifos o sırrı tanrılardan çaldıysa eğer, ya o tanrılar beceriksizdir (ki tanrılar beceriksiz olamayacakları için tanrı olmuş olsalar gerek) ya da "çalınmasını istedikleri için" onu yaratmışlardır.

Ben çocukken tanrılarla değil uğraşmak, onları ne kadar bilebilirdim, sadece o şeyi yapabiliyordum. Buna inanan olmuş olmamış.. Bunun önemi yok artık benim tarafımda, ne yaşadığımı ve hislerimi ben biliyorum. Tanrılar bana izin vermese idiler, ben o oyunu oynayamazdım.

Tanrılar kaldıramayacakları bir taşı yaratamazlar çünkü onların herşeye gücü yeter ama kaldıramayacağı bir taş olduğu zannını yaratabilirler.

Birlik diyorduk hani.. Bunca yıl sonra , ilk kez, çocukken oynadığım oyunu hatırladığı zaman , birliğe dair, zihnin oyunu bile olsa da, ilk kez gerçekten birşey hissettim. Önceden beri ,herkesi aynı seviyorum, bir 'mişiz gibi" vs..demezdim. Tam "aksine, açıkça sevmediğim şeyleri dillendirirdim mesela sarıyı sevmem demiştim.

Ve önceden beri , hayat amacımızı gerçekleştirdiğimiz takdirde kendi gerçeğimize varırız ,gibi söylemlerimi, hayretle görüyorum ki, tam da kendi gerçeğimi deneyimleme yolunda buldum.

Edited by - pandora76 on 03/07/2011 05:34:50
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 03/07/2011 :  05:28:46  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
M:Teslimiyet demek , insanın kendisi hakkındaki tüm endişe ve hesaplarını terk etmesi demektir. O uğraşarak gerçekleştirilemez , kendi gerçek doğanızı idrak ettiğinizde o kendiliğinden olur. Sözlü teslimiyet , hatta ona duygu da eşlik ettiğinde bile pek az değer taşır ve bir gerilim altında yıkılıverir. En fazla bir özlemi gösterir , fiili bir gerçeği değil.
-----

Teslimiyet üzerine Maharaj'ın söylediği bu şsözler bence önemli. Sarıyı da sevmeliyim, niye sevmiyorum ki..diyerek sarıyı gerçekten sevmeyi beceremedim hiç, aynı şekilde teslim olmalıyım diyerek te olmuyor, sonsuz parçayı biraraya getirmek ve onların bir olduğunu idrak etmek için, sonsuz zamana ihtiyacım var belki, tıpkı bunun gibi.

Zihin bütünü kavrayamazsa eğer, bütün olduğumu ,idrak ettiğim nokta, zihnin ötesine geçtiğim nokta olmalı. Arzu üzerine arzu bırakmaktansa , arzuların olmadığı o sınıra geçebilsem , yani zihnin ötesine.. Arzularımı bırakmama gerek kalmaz ki.

Belki de hayatım boyunca kendimi kendimi kandırdım , o zihnin ötesine geçmememin asıl nedeni , kendime göre nedenler değildi belki de. Oraya geçtiğim an arzulayamacağımı ve dünyamı yaratamayacağımı içten içe biliyordum.

İnsan kendi niye kandırır? O şeyin bitmesini istemediği için.

Edited by - pandora76 on 03/07/2011 05:36:06
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 03/07/2011 :  14:48:17  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
Çok gençken Maharaj 'ı okduğumda ona kalben inanmıştım .Ve onun ,kendisinin sözlerini duyanların fazla direnemeyeceklerini, eninde sonunda sözlerinin etkisini göstereceğini söylemesi beni ürkütmüştü. Sözlerinin işitilmesi değildi burada sözünü ettiği ona inanmaktı ama inansak bile, yine de gerçeği idrak edemeyebilirdik fakat onun sözleri kesindi. Aydınlanmış bir varlığın sözleri eninde sonunda kendini gerçekleştirecekti. Ürkmüştüm çünkü ben gençtim ve hayatta yapmak istediğim çok şey vardı , yolun başında biri dünyayı yitirirmemeliydi. Kendime aksini söyleyip buna inandırmaya çalıştım ,"olur mu hiç vs.."dedim kendime ama senelerce Maharaj'ı okumasam da, yine de aklıma geldiği olmuştu bu sözlerin. "Acaba gerçekten de onun sözleri kendisini gösterir mi birgün" dedim. Ve döndüm dolaştım, bilimsel bilgiler , kanal bilgileri vs..der iken ,vardığım yer yine Maharaj oldu.

Maharaj bilgi yoluyla gerçeğin idrak edilemeyeceğinden sözeder , buna inanıyorum da çünkü zaten bilgi zihne aitse eğer, bilgi ancak zihinden sözeder. Bilgi insanın kendisini geliştirmesi içindir der Maharaj ve Tanrı tüm bilginin sonudur der bir de.

Maharaj , aydınlanmış varlıklara yani "gerçek" gurulara teslimiyeti anlatır. Ne demek istediğini anladığımı düşünüyorum. Aydınlanmış bir varlık yani Maharaj gibi biri, "sevginin ta kendisi "olduğunu bilen ve böylece hazzında ötesinde bize bizi yaratan sevgiden ayrı olmadığımızı hissettirebilecek biri olmalı. Maharaj gibi aydınlanmış bir varlık ,içteki guruyu temsil ediyorsa eğer , kendimizi teslim edeceğimiz guru, aslında içte olan , bizden asla ayrılmamış olan öz ümüz.

Spritüalistler "yukarısı ve aşağısı bir olduklarında "derler ve bende ona "dıştaki ve içteki guru bir olduğunda "diyorum. Maharaj 'a göre dıştaki gurular kilometre taşları , hepsi içteki guruya adım adım ulaşmamızı sağlayan varlıklar. Simyacının kişisel öyküsünü bulma yolunda karşısına çıkan taşlar gibi. Bizler, gerçeği idrak etmediğimiz hala tekamül ettiğimiz için , birbirimize içteki guruya giden yol taşlarını bulma konusunda yardımcı oluyoruz. Mesela en basitiyle sen yemanja ve sen secretdream , dıştaki rehberlerim oldunuz.

Rehberler sadece olumlu gözüken insanlar değiller , benim inancım bu. Maharaj ,kimi zaman ötede biri değil, yanıbaşımızdaki dostların bizim rehberlerimiz olabileceğini söyler. Ona inanıyorum çünkü bunu deneyimledim. Kimi zaman bize kötü davranan insanlarda bizim rehberlerimiz olabilir, onlar bize çok şey öğretebilirler, bunu yaşadım. Nihayetinde Maharajın söylediği şey şudur.

Siz doğru olun , doğru guru sizi mutlaka bulacaktır.

Burada insanın iyi ya da kötü olmasından sözedilmiyor bence , gerçeği herşeyden çok istersek eğer, hangi yola saparsak sapalım eninde sonunda gerçeği idrak etmiş bir aydınlanmış varlığı ya da onun sözlerini sadece işitmekle kalmayıp , aynı zamanda gerçekten hissedebilmek.

M:Şimdi özgürsünüz. Arzu etmek istediğiniz şey nedir? Onu arzulayın.

S:Elbette arzu etmekte özgürüm , fakat arzumu eyleme geçirmekte özgür değilim. Başka dürtüler beni ayartıp başka yöne saptırıyorlar. Arzum yeterince güçolü değil, hatta onu onayladığım zamanlarda bile. Diğer onaylamadığım arzular ise daha güçlüler

M:Belki kendinizi aldatıyorsunuz. Belki de gerçek arzularınızı ifadelenedirmektesiniz ve onayladıklarınız , saygınlık uğruna yüzeyde tutuluyorlar.

---------

İnsanın ,olması gerekenin bu olduğuna inandığı için , gerçeği herşeyden çok arzuladığını düşünmesi ve buna kendisini inandırması da sözkonusu olabilir. Oysa ki tüm arzular, kutsal olsun olmasın o öz den geliyorsa eğer, ille de gerçeği arzulamak zorundaymışım gibi hissettmem gerekmiyor. Bence aslolan şey kendi doğamızı ve arzularımızı gerçekten araştırmak ve keşfetmek.

Guruya teslim olmamamızın nedeni, onun sözlerinin doğru olduğunu hisetsek bile, aslında asıl arzumuzun bu olmaması da olabilir. Kendi içimde sorguladığımda , kendimde olanın aslında bu olduğunu gördüm. peki neden guruya teslimiyet? Demiştim kendime. Çünkü içteki guru ,bizim özümüz , ve guruya teslimiyet demek, özümüze teslimiyet demek bence.

O dışarıdaki guruların sadece kilometre taşı olduğunu söylerken , hiçbirimizin gerçeği idrak etmediğimiz sürece, gerçek bir guru olamayacağını söyler. Ben de en başından beri,özümüzün bize yapacağı rehberlikten , o bilgi bu bilgi den önce , özümüzün rehberliğine inandırdım.

M:Doğru bir guru gözetiminde mürit öğrenmeyi öğrenir , "hatırlamayı ve itaat etmeyi" değil. Satsang , soylu olanın eşliği , öğrenciyi yoğrup şekillendirmez, o özgürleştirir. Sizi bağımlı kılan herşeyden sakının. Sözde guruya teslimiyet girişimlerinin çoğu , eğer felaketle değilse bile , düş kırıklığıyla so bulur. Neyse ki ciddi bir araştırıcı kendisini vaktinde kurtarabilir ve deneyimden daha akıllanmış olarak çıkar.

En başından beri sorgulamaktan sözederdim ,belki buna en çok değinen de benim, hiçbirimizin verdiği bilgilerin tam anlamıyla doğru olmama olasılığından , birbirimizin öğretmeni bile olsak ta, yanlış biliyor olabileceğimizden. Biz sadece kilometre taşıyız bence de, içimizdeki gerçek guruya giden yolda ve Maharaj gibi aydınlanmış varlıklar , içteki guruyu temsil ediyor benim tarafımda.

S:İçteki ve dışatki gurular arasındaki ilişki nedir?

M:Dıştaki içtekini temsil eder, içteki dıştakini kabul eder , bir zaman için.


Ve Maharaj yolumuzu kendimiz bulmadığımız sürece ,o yolun bir yere varamayacağını söyler.

Edited by - pandora76 on 03/07/2011 15:00:09
Go to Top of Page

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 04/07/2011 :  20:31:20  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
quote:

PANDORA;
Sisifos tanrıların bilgisini kurnazca alabilir ve insanlara bu bilgiler aracılığıyla ölümsüzlüğü verebilir ama bu bilgileri tüm insanlık , daima hayırlı niyetler ile kullanmayabilir. Seçme şansım olsa idi ,ben olsa idim onun yerinde ,kesinlikle o ölümsüzlüğe dair bilgiyi insanlara aktarırdım. Çünkü aklımda öncelikle hasta insanların iyileşmeleri olasılığı olurdu. Ve paranın kötü birşey olmadığını düşünüyorum, tıpkı Maharaj ında dediği gibi. İnsan para kazanabilir.. Kötü olan , ona bakış açımızdır bence.


İyi niyetli olmak bilginin kullanılması ile ortaya çıkacak olan sonuçların da iyi olmasını garantilemiyor ama. Sen düşünürken bu noktayı hesaba katmıyorsun gibi. Demek istediğim,bilgi ile,şu an yaptığın iyi niyetli ve iyi görünen bir davranışın ileriki sonuçları o kadar da iyi olmayabilir...yani,sonuçları aslında bilemeyiz...o yüzden iyi niyet yeterli değil...iyi niyetli bir insan da,bilgiyi,sonuçları hayırlı olmayacak bir şekilde kullanabilir...tanrıların bir şeyleri yasaklaması,"kıl"lıklarından veya "kötü"; oluşlarından değil sonuçta.
quote:

PANDORA;
Teslimiyet üzerine Maharaj'ın söylediği bu sözler bence önemli. Sarıyı da sevmeliyim, niye sevmiyorum ki..diyerek sarıyı gerçekten sevmeyi beceremedim hiç, aynı şekilde teslim olmalıyım diyerek te olmuyor, sonsuz parçayı biraraya getirmek ve onların bir olduğunu idrak etmek için, sonsuz zamana ihtiyacım var belki, tıpkı bunun gibi.


"Sevmeliyim" diyerek sevilmeyen bir şeyi sevilen bir hale dönüştüremeyiz zaten. Ama bu bunun bir yolu yok anlamına gelmiyor. Ben şahsen bunu yaptım. Sevmediğim bir şeyi, sevmeyi başardım...ve bunun tek bir yolu var: koşul şart öne sürmeden,daha önce sevmediğimi düşündüğüm şeye yönelik olarak,ara ara kendi içimden onu sevdiğimi söyledim, bir süre sonra o sevilmeyen şeyin aslında sevilebilir yönleri olduğuna dair bir farkındalık kendiliğinden içimde doğdu.

Ve bunu yapmış olmak yapabilmiş olmak, bana çok şey kattı...değişimin nasıl gerçekleştiğine dair önemli bir bilgi var bu deneyimde...tabii ben sana sen de bunu yapmalısın anlamında söylemiyorum...diyeceğim şu:bütün bunlar bir karar verme meselesi...sarıyı sevmek için,teslim olabilmek için vs... bunu yapma iradesini göstermekten başka gerçekleşmesi gereken bir koşul yok...


quote:

PANDORA;
Rehberler sadece olumlu gözüken insanlar değiller , benim inancım bu. Maharaj ,kimi zaman ötede biri değil, yanıbaşımızdaki dostların bizim rehberlerimiz olabileceğini söyler. Ona inanıyorum çünkü bunu deneyimledim. Kimi zaman bize kötü davranan insanlarda bizim rehberlerimiz olabilir, onlar bize çok şey öğretebilirler, bunu yaşadım.


Sadece yanıbaşımızdaki dostlar-düşmanlar da değil, ağaçlar,kuşlar,olaylar ,mekanlar,okunan kitaplar..vs...hepsi ama hepsi gurudur bana göre... yeter ki sorduğum sorunun farkında /ayırdında olayım, o zaman,her ne yapıyorsam yapayım,başıma ne gelirse gelsin, soruma cevap aldığımı çok kez hissettim ben hayatımda...hala da hissediyorum...farkında olsan da olmasan da, seninle yaptığım konuşmaların da bana çok yardımı oldu... kendi kendimle didişiyor olduğum gerçeğini içsel olarak fark etmemi /hatırlamamı sağladın mesela...

Yolumuzu kendimiz bulmadığımız sürece ,o yolun bir yere varmaz...
Bu sözün sonuna kadar arkasındayım. Hala bir şeyleri "dışsal" "dışarıdan" algıladığımız müddetçe,hiç yol katetmemişiz demektir.

Edited by - secretdream on 04/07/2011 20:35:38
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 05/07/2011 :  03:42:05  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
Sisifosun öyküsündeki denge konusuna değinmedim, bu ilk yorumumdu ve aynen böyle düşünüyorum. Bana göre ilk soru şudur. Tanrılar neden sisfos 'a ölümsüzlüğün sırrını verdiler? Neye mal olursa olsun daima kesinlikle niyettir aslolan. Hatta denge kuramlarını yıkma pahasına bile olsa. Tanrılar tanrı olduklarına göre , herhangi bir sırrın kurnazca ellerinden alınmasına izin veremeyecek güçteler, "kıllılarından "veya "kötü "oluşlarından ötürü yasaklamış olmasalar da, bu tanrılar 3b nin ,kendi sırlarını almalarını önleyemeyecek kadar da "beceriksiz "de değiller, öyle olsalar dı, Tanrı olmazlardı. Zira herşeyi yaratan onlar. Tanrı kaldıramayacağı bir taşı değil ama kaldıramayacağı bir taş olduğu zannını yaratabilir ..örneğini bunu düşünerek vermiştim.
Tanrılar sisifos u denemek mi istediler? Bakalım ne yapacaksın sen ..mi dediler?

Mesela bir soru.. Deniz kenarındayız ve orada biri var , boğuluyor ama biz yüzmeyi bilmiyoruz. Onu kurtarmaya çalışırsak boğulma olasılığımız çok yüksek. Doğru karar , onu kurtarmayarak kendi yaşamımızı mı kurtarmaktır yoksa belki ..diyerek onu kurtarmaya çalışmak mıdır? Ben buna benzer birşeyle karşılaştım, boğulma konusu değil ama tehlikeli bir durumdu ve arkamdaki kıza , kendi yaşamımı riske ederek yardım ettim. Ona yardım ederken neredeyse kendi yaşamımımdan da oluyordum. Tanrılar bana " doğru olanı kıza yardım etmemek "deselerdi bile, çok da umrumda olmazdı. Burada dengeli doğru gibi gözüken yaklaşım , kendimi korumaktı ama o an düşündüğüm onu da korumaktı.

O gün ölse idim onunla beraber , "olması gereken ne ise o alacaktı" veya ölmese idim , o da olması gereken şey olacaktı.
Birşey nasılsa öyledir çünkü evren nasılsa öyledir(maharaj).

Son yıllarda pek çok bilgi açıklanıyor, hiçbiri dünya yaşamına uygun gibi görünmüyor , insanın gücünün üstünde birşey. Hasta insanlar mucizevi bir şekilde iyileşiyorlar , heryerde düşünce gücü ile yaratımdan sözediliyor. Biri bir kitap yazıp sadece para kazanma derdinde olabilir, pek çok danışman adı altındaki insan , öncelikle para için bu bilgileri kullanıyorlar , para kazanmayı istemek kötü değil elbette ama niyetleri başkalarına hizmetten çok, kendilerine hizmet(para).

Kimisi ise sadece veya daha çok insanlara hizmet amacıyla bunu yapıyor. Şimdi denge nedir? Çok zengin bir insanın , illa ki yoksulluğu deneyimleme durumu gibi midir mesela? Ben burayı kastederek söylemiyorum, bir internet ortamında spritüalistlerin bulunduğu bir ortamda gözlemlediklerime dayanarak söylüyorum daha çok. Neredeyse hepsi , anlamadığım bir şekilde zengin olmanın yoksullukla dengeleneceğine , paranın kötü birşey olduğuna inanmaktalar , çıkış noktaları da denge ama neredeyse hepsi de, gayette iyi maddi olanaklara sahip oldukları gibi, bir kısmı da , spiritüalizmdede yeralan kişisel gelişimle ilgili paylaşımlardan para kazanmaktalar. Sadece okur , çok ara ara sohbetlerine karışırım, birkaç kelime söylerim. Bu forumdaki yazıları da takip ederler ve şu an konuştuğumuz konuya dair de pek çok yorum yapmışlar. Topluluklar arasına asla karışmadığım için , üzerinde tartıştıkları konuyu benim açtığımı, kimliğimi söylemem onlara. Beni tanımazlar.

Konuştukları şeylerden biri de , İsa' nın bile yoksul olduğudur ve üzerine dengeden sözederler. Bana garip gelen o idi ki, eğer denge, bir aşşağı bir yukarı(zenginsen yoksulluğu da deneyimleyeceksin gibi bir anlayışsa) öyleyse İsa gibi olmak için yoksul olmanın gerekliliğine inanıyorsak , o zaman sonrasında zengin olmalıyız, bu denge anlayışına. Samimiyetli yaklaşımlarımızı dengelemek için de tersini yani samimiyetsizliği uygulamalıyız bir de mesela, bu anlayışa göre. Ben denge konusuna dair , karma denilen şey de birşeylerin yanlış yorumlandığına inanıyorum. Denge dediğin şey , düz mantıkla ille de tersini deneyimlemek olmamalı. Mesela ben ona bir tokat attım, o da bir tokat attı ve dengeledik..gibi birşey olamaz. Bir ileri bir geri gidersem ,"başladığım "yere geri dönerim ve başladığım yer, nihayetinde uzayda bir "yer" kaplar. Evren olmak için , merkez bile olmamalı , evren herşeyi kapsar. Başldığım yer , "merkezimdir".

Meditasyonun amacı ,zihnin susturulmasıdır ama o zihin asla öldürülemez , ötesine geçilebilir ve eğer eylemde bulunma isteği yok ise, yani herşeyi affedebilmişsek , uzayda hareket olmaz denebilir belki.. O takdirde , onun dışına çıkmak ve böylece herşeyin zihnin oyunu olduğunu görmemiz olanağı doğar bence. Tüm bu affetme çalışmaları aslında sakin bir zihin için olabilir, o arınmışlıktır.

Ben şunu gördüm. Maharaj değil yoksul olmak , ticarette ilerlemiş ve iyi de para kazanmış ama kendi içinde , "çok para kazandım, bak şimdi dengelenmek için yoksul olacağım vs..."filan dememiş ve zaten böyle birşeyi de deneyimlememiş. İnsanların bir kısmında, güzel şeylere sahip olmanın , günah /kötü birşey gibi olduğuna dair bir şey var ve inandıkları şeyi yaratıyorlar.

yani,sonuçları aslında bilemeyiz...o yüzden iyi niyet yeterli değil...iyi niyetli bir insan da,bilgiyi,sonuçları hayırlı olmayacak bir şekilde kullanabilir...
----------

Birşeyin hayırlı olduğunu söyleyecek şey nedir peki? Maharaj , dünyadaki iyiniyetli insanların , geçici olsa bile iyi şeyler yapabileceklerini , altın çağın yaşanabileceğini ama eninde sonunda bu mükemmel sistemin yıkılacağını söyler. Bu bana çok makul görünmüştü fakat herşeyin mükemmel denecek kadar iyi olmasından sonra , olumsuza dönüşmesi "bu demek ki hayırsız bir durumdu"dememizi mi gerektirir.Ben şuna inanıyorum. Belki de hayırlı olan , herşeyin çok iyi olması ve arkasından gelecek bir kötüydü, bunu nereden bilebiliriz ki. Deneyim ,hareketle doğar. Dengenin olduğu yerde , hareket te olmaz. Terazi dengede iken hareket söz konusumudur?

Denge denilen şey , "şuna uygun bir durum var mesela öfke , şimdi onu şu şekilde dengelemeliyim vs.."gibi birşey değil benim inancıma göre. Dengeli olan şey ,tam olarak "ne hissettiğimizle" alakalı.

Ruhların yolculuğunda hiçbir varlığın asla yeniden doğmaya zorlanmadığı anlatılmıştı , her ruh tamamen kendi arzusu ile yeniden doğmaktaydı. Aynı şekilde Maharaj da , yeniden doğmanın ve hatta gerçeği aramanın bile bir arzu olduğunu söylemişti sanırım. Buna inanıyorum da. Yani bir insan zenginliği en üst sınırda deneyimleyebilir , ondan dolayı çok mutlu olabilir fakat en sonunda bundan dolayı bıkkınlık duymamışsa eğer, onu dengeleyecek bir yoksulluğu deneyimlemek durumunda değildir. Zenginliği o kadar çok deneyimler ki, artık bıkkınlık duymuştur ve tersine ihtiyacı vardı, bunu aslında bilinçalında arzular. Tabi evrensel yasalardan ötürü , sahip olduklarını kaybeden de çoktur,hak yiyen, elindekini kaybeder. Bunlar diğer faktörler bence.

Bence hayırlı olan , tam olarak insanın sezgisle olarak ne yapması gerektiğini hissediyorsa onu yapmasıdır çünkü her varlık için , denge sınırıda farklı olmalıdır. İsa , kendi zamanında hasta insanları iyileştirdi ama aslında açıkça kendisinin değilde , o insanların bunu başardığını söylemekte idi. Mesela şu öykü dikkatimi çekmişti.

Kadın iyileşme arzusuyla İsa ya gider ve ona dokunur, İsa ona "kadın , imanın seni iyileştirdi, esenlikle git"der. İsa nın, kişinin imanının kendisini iyileştirebileceğini söylemesi , yanlış bir şeymiydi? Bu 3b ye dair bir bilgi değildir ama İsa bu bilgiyi kullanmıştır. Sadece sanırım bazı sınırlar koymaktaydı.

S:Bize söylendiğine göre , öz varlığını idrak eden insanda , çeşitli yogik güçler kendiliğinden meydana çıkıyormuş. Bu konuda sizin deneyiminiz nedir?

M:İnsanın beş katlı bedeni (fiziksel vs..) bizim en çılgın rüyalarımızdan öte potansiyel güçlere sahiptir. Tüm evren insanda yansımakla kalmaz , evreni kontrol eden güçler de insanın onları kullanmasını beklemektedirler. Bilge kişi , koşullar öyle zaman hariç , böyle güçleri kullanma hevesinde değildir. O , gündelik hayatında , insan kişiliğine ait yetenek ve becerileri tamamen yeterli bulur. Bazı güçler özel eğitimle geliştirilebilirler , fakat böyle güçlerle gösteriş yapan insan hala bağımlı demektir.Akıllı adam hiçbirşeyi kendine ait saymaz . Bir yerde ve bir zamanda bir mucize belli bir kimseye atfedilecek olursa , o kimse olaylar ile kişiler arasında kesin bir nedensel ilişki kuramayacaktır, bir kesin sonuç çıkartılmasına da izin vermeyecektir. Herşey olduğu gibi olmuştur çünkü olması gerekli idi , herşey olduğu gibi olur çünkü evren olduğu gibidir.

Edited by - pandora76 on 05/07/2011 04:03:41
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 05/07/2011 :  04:46:30  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
Kadın iyileşme arzusuyla İsa ya gider ve ona dokunur, İsa ona "kadın , imanın seni iyileştirdi, esenlikle git"der. İsa nın, kişinin imanının kendisini iyileştirebileceğini söylemesi , yanlış bir şeymiydi?
--------

İsa burada , kendisinin değil, kadının "imanının "iyileştirdiğini söyler. Bu olayın aslında şu aralar sözüedilen düşünce gücüyle yaratım, inanmaya dair söylemlerden hiçbir farkı yoktur. Eğer bilgi açıklanmış ise, önemli olan bilginin Maharaj' ında söylediği gibi, koşullar gerektirmediği sürece kullanılmamasıdır ve koşulların ne olduğunu bize söyleyecek olan vicdan ya da öz dediğimizdir bence işte ne hissettiğimizdir önemli olan derken bunu söylemek istedim.

M:İçten doğru gelmeyen hiçbir rehberliği kabul etmeyin , o zaman bile , bütün anıları ayıklayın , çünkü onlar sizi yanlışa götürürler. Yollar ve araçlar hakkında tümüyle cahil olsanız bile , sessiz kalın ve içinize bakın, rehberlik mutlaka gelecektir.
-------------
M:Zihin sakin olduğu zaman gerçeği yansıtır . O tamamen hareketsiz olduğu zaman , erir , yalnızca gerçek kalır.
------------
M:Her araştırıcı kendine uygun bir yöntem kabul eder ya da icat eder , onu belli bir ciddiyet ve çabayla uygular , kendi mizacına ve beklentilerine göre sonuçlar alır , onları sözcük kalıpları içine döker , onları bir sistem olarak inşa eder , bir gelenek kurar ve başkalrını kendi yoga okuluna kabul etmeye başlar. Bütün bunlar bellek ve imgeleme ile kurulur. Böyle okullar değersiz de değildirler , vazgeçilmez de değil. Her birinde insan bir noktaya kadar ilerler ;bu noktadan sonra daha da ilerleyebilmek için ,bütün ilerleme arzsunun terk edilmesi zorunludur.O zaman bütün okullar terk edilir ,bütün çabalar durur, yalnızlık ve karanlık içinde cehalete ve korkuya son verecek o son adım atılır.

Sisfosa dair 3.yorumum bu sözleriyle alakalı.

S:Bizler boş kovalamacalar içinde koşuşan hayvanlar hayvanlar gibiyiz ve bunun sonu hiç gelmeyuecek gibi görünüyor. Bir çıkış yolu var mı?

M:Size , sizi döndürüp dolaştırıp yine başlangıç noktasına geri getirecek olan birçok yol önerilecektir.

------

S:Ben vaatlerden yoruldum. Bütün vaktimi ve enerjimi alan ve birşey getirmeyen sadhanalardan bıktım. Gerçeği şimdi ve burada istiyorum . Bu mümkün mü?

M:Elbette mümkün , ama gerçekten sadhananız da dahil olmak üzere herşeyden bıkmışsanız.


Maharaj , tıpkı sisifosun öyküsündeki şey gibi, tekrar tekrar yinelenen zihnin oyunlarından sözeder , onların tamamlandığında gerçeğe ulaştırmayacağından da. Yani aslında tüm bu oyunlar zihinsel anlamda tekamülü getirmekle birlikte , aslında hiçbir zaman gerçeğe ulaştırmaz. Çünkü bu zihne aittir , gerçeğe değil. Fakat en sonunda insan, tekamülü ilerledikçe, artık zihinsel oyunlardan "bıkar " ve bıktığı için , zihni terketmek daha doğrusu onun ötesine geçmek ister. Maharajın anlatımı bu idi.

Ben buna yürekten inanıyorum ve bunu yazmamın nedeni, sisifosun öyküsüydü. En yukarıya kadar o taşı sürükler (o yaşam planını tamamlar )ama denge gerektiği için aşağı düşer(yeni bir yaşam planı yaratır). En sonunda artık o taşı yukarıya çıkarma fikrinden yorulur ve taşı bırakır(zihin).

Edited by - pandora76 on 05/07/2011 04:51:04
Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 05/07/2011 :  05:24:57  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
Geçen karşıya geçecektim, biraz galata köprüsünde oturdum ve birşey geldi aklıma. Karşımda eşssiz güzellikte bir manzara , denizin kokusu, vapurlar , martılar... Neden hepsini es geçiyorum ;dedim kendime. Sonrasında hiçbirşey düşünmeden bu güzelliği hissetmeye çalıştım. Birşey oldu, kendimi çok iyi hissettiğim, o güzel manzaraya "bıraktığım "an, kendime de ne olursa olsun, bu hisle birlikte olayım sadece ..dediğimde, belki birzaman gerçekten de "hiçbir korunma/birşey yapma" gereksinimi duymadım. Zihinsel de olsa teslimiyet duygusunu hissettim. Herşey harikaydı ,ben herşeyin dışındaydım ve köşedeki turistlerin sorun çıkarması bile önemsizdi.

Bazen bu tür şeyleri deneyimlerim son zamanlarda ve hepsinin zihnin oyunu olduğunu bilirim ama bana kendimi inanılmaz iyi hissettirir ve belki sadhanam budur. Ve ancak herşeyin dışında imişim gibi imgelediğim an iyi ve kötü kavramlarını hissetmem.

Çocukken yaşadığım o şeyi düşünürken , aslında benim tarafımda tüm yaşamım boyunca asla hissetmediğim birşey oldu. Bir ara ciddi anlamda kendimi çok kötü hissediyordum çünkü o şeyin içinden çıkamıyordum , bir sonuca varmak zorundaydım ve bu gerilimi artık annemde fark ettiği için geriliyor , anlamıyordu ve öyle veya böyle birşey yapacak ve sonuçlandıracaktım bu nedenle.

S:Bize söylendiğine göre , öz varlığını idrak eden insanda , çeşitli yogik güçler kendiliğinden meydana çıkıyormuş. Bu konuda sizin deneyiminiz nedir?
------

O gün , herşeyin benim benliğim olduğunu hissettim. Bu sözle ifade edilecek birşey değildi, çocukken oynadığım oyunu anlamaya çalışırken ve çözdüğümde oldu bu , kendiliğinden. Onca zaman hayat planımızı çözdüğümüz takdirde olacaktır diye düşünüyor , buna inanıyordum ve en sonunda bunu deneyimledim. Yani , yogiler kendilerinde çeşitli yetenekler geliştirerek bir tanrı gibi yaratabilirler belki de ama yaratabilmek için, tanrı gibi olduklarını idrak etmeleri gerek, Ra yaratana"sevgi "diyor.

Tekrar tekrar düşüp yeniden başlamak.. İşte bunun anlamı bu imiş, yaşadıklarımla biliyorum ve bundan eminim, deneyimlediğim için. En sonunda kafamın içinde herşeyi çözen(kendi yaşam planım adına) bu idi. Ben olmam gereken insan olduğum o an, kısa bir zaman da olsa, o sonuca varacaktım yani hiçbirşey boşuna değildi. Tekrar çocukken yaptığım şeyi yeniden bulmak üzere korkular arasında büyüdükçe unutmamın nedeni , yeniden o şeyi deneyimleme yolunda bilinçsizce ve bilinçli olarak uğraşırken yaptıklarım olacaktı.

Yani tanrı gibi yaratma oyunu , benim birliği kısa bir zamanda olsa , zihne ait de olsa, ilk defa deneyimlememi sağladı. Tanrı gibi yaratabileceğini bilmek için, herşeyle bir olduğunu sözlerle değil sadece , gerçekten hissetmek gerekiyordu! Demek ki zihnin tekamülü aslında buna dair di.

Sonrasında kafamın içinde birşeyler yerine oturmaya başladı. Negatif yolun da sonsuz zeka ile çok fazla güç harcayarak temas kurabileceği ama eninde sonunda birliğe katılanın pozitif değilde negatif olması..Onlarda tekamül ettikçe ,birliği anlıyor ve hatta bu nedenle üst yoğunluk negatiflerin temaslarında pozitif etkilerde gözüküyordu. Kafamın içinde birşey oluştu , bugüne değin öğrendiğim şeyler en azından o zaman için, benim tarafımda anlamlı birşekilde yerine oturmaya başaldı. Negatifler de ilerledikçe, Tanrı gibi yarattıkça ,birliği idrak etmek zorundaydılar çünkü telkinlerle yapılan düşünce yaratımından başka, bir tanrı gibi yaratmanın tek yolu birlikten geçiyordu aslında. Bu nedenle negatifler 6b yani birlik aşamasında pozitiflere katılıyor olmalılar. Güçlü bir konsantrasyon ile düşüncelerini birşeye kitleyebilen biri, negatif birşey istese bile onu yaratabiliyorsa da, evrensel yasalar gereğince bazı olumsuz sonuçlarla karşılaşıyorlar .

Edited by - pandora76 on 05/07/2011 05:28:09
Go to Top of Page

Yemanja
Gezgin

0 Posts

Posted - 05/07/2011 :  16:18:22  Show Profile  Reply with Quote
Merhaba,

Senin yaşadığın hafifleme hissine benzer bir hissi ben de yaşıyorum Pandora. Sanki derin, rüya rüya içinde, takip etmekte zorlandığım, çabaladıkça yorulduğum bir uykudan uyanmış, çözülmüş gibi hissediyorum. Benzer hisleri sizin de (seni ve secretdream'i kastediyorum)hissetmiş olabileceğinizi düşünüyordum. Sanki çok önceden tattığım ama kıymetini bilemediğim için unutmayı seçtiğim bu duyguyu öyle özlemişim ki...

Sırtındaki yükün kalktığını anlattığın satırlardaki duyguyu anlıyorum hem de tuhaf gelecek belki ama -neredeyse yazdığın andaki hisleri birebir yaşıyorum.

Yaşamımda bir şeyler değişiyor. Bahsettiğim hafiflik hissiyle, çocukça bir sürü hayali yeni bir senaryoya sığdırmaya çalışıyorum. Yeni bir kente taşınıyorum kısacası, sanki hayata da yeniden başlıyor gibiyim.

Kalbini kırdığım, küstürdüğüm minik kız geri döndü. Hayallerime sınır koymuyorum, orada kurguladığım hayatlara bağlanma eğilimi göstermekten de korkmuyorum. Korku hayal kırıklığı demek, bu ise içimdeki çocuğun -belki de geri dönmemek üzere- kaçmasına göz yummak ise...

"Tezatlar vasıtasıyla öğrenme" durumlarının kendi seçimlerim içinde çokça yer aldığını anlıyorum. Aslında tanık olduğum yaşamların tamamına yakınında bunu gözlemledim. Kendime ait olan durumları yarattığımın da farkına vardım ama kabul etmek istemedim, bu çok açık. P'taah "İçinizdeki tanrıçayı uynadırın" der sıkça. Minik çocukla yeniden barıştığımı sanıyorum yine de aynada, tanrıçanın gözlerini görebiliyorum şimdilik. Şeklini, içindeki ışığı yine de şeklen güzelliğini... Oysa o gözlerde tüm yaşamları görebildiğim an... Doğum günü dileğim bu olur belki de...


Go to Top of Page

pandora76
Elmas

815 Posts

Posted - 06/07/2011 :  00:34:49  Show Profile  Visit pandora76's Homepage  Reply with Quote
Sırtımdaki yükün kalktığını anlaman ve hissetmen tuhaf gelmiyor yemanja ve hatta senden duymayı bekleyeceğim birşey de bu olurdu sanırım.

Eskiden kendi içimde özgür biri değildim, rüyamla ilgili birşey de buna dairdi, anka kuşunun ayak bileklerine bağlanmış zincir... bunu rüyamda gönülden hissettmiştim. Ama artık kalbim özgür. Güzel bir tanımlama yapmak için söylemedim bunu, gerçekten hissettiğim , kendime söylediğim şey bu.

Çevremdeki tüm ilişkiler içinde sorun yaratanları da dahil hepsini birden serbest bıraktım gönülden . Zorunlu bir sorumluluk hissi kalktığı an , çevremde sorun yaratan herşeye de farklı bir gözle bakmaya başladım , geriye sadece bir tek şey kaldı. Aslında herşey , tüm o bilgi alışverişleri, arayışlar , tartışmalar vs... hepsi..kendimizi içinmiş , sonunda anladığım bu. Vardığım nokta beni mutlu ediyorsa , kendi doğrum o imiş.

Bundan sonraki yaşamımda da ne yapacağımı seçtim. Çok sade bir hayat sürücem , geri kalan zamanımın çoğunu canım annem ve babam ve benimle kalmayı seçen sevdiklerimle geçiricem , görmek istediğim yerlere gidicem , burada geçen sohbeti , yaratma oyununu çevremdeki hiçkimse bilmeyecek , daha önceden beri olduğu gibi ama onları yapabilecekleri şeyler için yüreklendiricem ve kendime dair , bunu çocukken nasıl yapabildiğimle ilgili rehberlikte istemeyeceğim sanırım,artık huzurluyum. Ben neysem oyum ve şu an olduğum gibi olmaktan mutluyum.

Doğum günün kutlu olsun sevgili öğretmenim , daima kalbimdesin, söylememe gerek yok aslında, bunu daima bileceksin.

Edited by - pandora76 on 06/07/2011 00:49:52
Go to Top of Page

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 06/07/2011 :  11:15:03  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
doğum günün kutlu olsun yemanja...

8 yıl önce ben bu zamanlar,göklerde uçuyordum..:)
rahatlamak ne demek,beyaz ışığın içindeydim tam olarak...tam olarak açık bir kapıydım ona...çok kötü ve uykusuz gecelerle dolu bir depresyonun hemen ertesindeydim...tamamen iyileşmiş,affedilmiş ve bütündüm...her şeyi biliyordum...anlatamazdım ama biliyordum işte...

böylesi bir doruk noktasından aşağı düşmüş olmak bana sisifosu hatırlatıyor...ama ben bugünlerde daha çok şunu düşünüyordum: belki hayat kelimenin tam anlamıyla bir döngüdür..yani belli aylarda belli hislerin yoğunlaşıp geçtiği bir döngü...aslında ben bunu kendi hislerimden yola çıkarak düşünüyordum ama sizlerin de bu zamanlarda benzer bir rahatlama,anlama içerisinde olduğunuzu görünce belki dedim bu genel bir durumdur.

Go to Top of Page

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 06/07/2011 :  11:27:23  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
quote:
Pandora;
Birşeyin hayırlı olduğunu söyleyecek şey nedir peki?

Belki yoktur böyle bir şey...Temel hata,bir şeyleri ille de değerlendirip bir yere yerleştirmeye çalışmaktır...yani bir şeyin hayırlı mı hayırsız mı olduğunu dert etmeden düşünmeden yaşamaktır belki asıl olan...ışığa kapıyı açan?

quote:
Pandora;
Dengenin olduğu yerde , hareket te olmaz. Terazi dengede iken hareket söz konusu mudur?

Bence tam olarak doğru düşünmüyorsun... bence olay daha çok şöyle bir şey:
Dengenin olduğu yerde,dansa edebilen kadar zarif ve estetik bir harekete sahip olabiliriz..dengenin olmadığı yerde de sadece dengeyi sağlamaya çalışan bir hareket söz konusu olur...yani,denge gelirse,hareket bitmez, ama güzelleşir...
Go to Top of Page

secretdream
Akik

12 Posts

Posted - 06/07/2011 :  14:44:50  Show Profile  Visit secretdream's Homepage  Reply with Quote
quote:
Pandora;
Kadın iyileşme arzusuyla İsa ya gider ve ona dokunur, İsa ona "kadın , imanın seni iyileştirdi, esenlikle git"der. İsa nın, kişinin imanının kendisini iyileştirebileceğini söylemesi , yanlış bir şeymiydi? Bu 3b ye dair bir bilgi değildir ama İsa bu bilgiyi kullanmıştır. Sadece sanırım bazı sınırlar koymaktaydı.


hazır aklımdayken sorayım: bir bilginin 3b ye ait olup olmadığını nerden biliyorsun/biliyoruz? ölçüt nedir?

3b ye ait olmayan bir bilgiyi,algılayabilmemizi sağlayan nedir?

not:bence isanın kadına burda söylediği bilgi,tastamam 3b ye ait bir bilgi...çünkü 3b de algılanabiliyor,anlaşılır olabiliyor...
Go to Top of Page

burake
Gezgin

Turkey
0 Posts

Posted - 07/07/2011 :  12:24:43  Show Profile  Reply with Quote
Teslimiyet sevginin bir başka ifadesidir diye düşünüyorum...Teslimiyet, "anda olma", aslında yargıların varolmadığı herşeyin hoş bir gönülle karşılandığı bir durum...Hayatımızda karşımıza çıkan durumlar bizde olumsuz duygular üretiyor...Böyle durumlarda sevgiyi hatırlayabilirsek bu hoşnutsuz olma durumu kayboluyor...Aslında bizi rahatsız eden şey "durumlar" değil o durumlarla ilgili "bizim ürettiğimiz" olumsuz duygular...Arabam çamura saplanmışsa burada "mutsuzluğu" kaygı, endişe, hatta bu durumun olumsuz olduğu yönündeki yargı vs. yoluyla üreten benim...Bunu anlamak önemli olmalı...
Go to Top of Page
Page: of 7 Previous Topic Topic Next Topic  
Next Page
 New Topic  Reply to Topic
 Printer Friendly
Jump To:
Budur.com - Spiritüel ve Metafizik Forum © 2004 Budur.com Go To Top Of Page
This page was generated in 0.34 seconds. Powered By: Snitz Forums 2000 Version 3.4.04
Google
 
Web www.budur.com
Detayonline Gizli
Gerçekler
oyun komedi sohbet
Visitor Counter by Digits